Teknoloji, Sanat ve Varoluş: Prof. Dr. Emre Şan ile Söyleşi 

Muhammed Abdullah Selvi ve Ali Bera Çakır 


Emre Şan lisans eğitimini Galatasaray Üniversitesi’nde, yüksek lisans ve doktorasını Paris 1 Panthéon Sorbonne’da tamamladı. Doktorasından sonra Ecole Normale Supérieur’de postdoktora araştırmaları yapan Emre Şan’ın fenomenolojide aşkınlık problemi üzerine yazdığı kitabı Renaud Barbaras’ın önsözü ve Institut Universitaire de France ödülüyle yayınlanmıştır (Paris, Mimesis, 2012). Ulusal ve uluslararası dergilerde ve kitap dizilerinde Türkçe, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca makaleleri çıkan yazar, Çağdaş Fransız Felsefesi üzerine derlemeler yayınlamıştır. Cogito dergisinin yayın kurulunda yer alan akademisyen, L’Université Catholique de Louvain (UCL) tarafından iki yılda bir verilen Prix Mercier felsefe ödülüne layık görülmüştür. Türkçe kitaplarından bazıları Çağdaş Fransız Felsefesi ve Fenomenoloji Hareketi, Sanat Felsefesinin Hikâyesi, Teknoloji Felsefesi ve Problemleri ve İmaj Üzerine. Emre Şan hâlâ İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde Profesör olarak görev yapmaktadır.  

Röportaj ricamızı kırmayan Emre Şan, söyleşiyi gerçekleştirmek üzere bizi Üsküdar’da bulunan Klasik Düşünce Okulu’na davet etti. Bizleri çok güzel bir şekilde ağırladıkları ve sorularımıza ilgiyle cevap verdikleri için çok teşekkür ederiz.


Öncelikle bu söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Size bu soruları sorabilmek bizim için gerçekten büyük bir onur. Akademik geçmişinize baktığımızda, önceki yıllarda daha çok klasik fenomenolojinin konuları üzerine çalıştığınızı görüyoruz. Ancak son yıllarda Bernard Stiegler, dijital teknoloji ve internetin zihnimize etkileri gibi konulara yöneldiniz. Sizi klasik fenomenoloji konularından alıp bu yeni teknoloji felsefesi alanına getiren nedenler nelerdir? Teknoloji felsefesinin fenomenoloji ile bir ilişkisinden bahsedebilir miyiz?

Merhabalar, öncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Marmara Üniversitesi felsefe bölümü öğrencilerinin çıkaracağı Ufuk Felsefe Dergisi hayırlı olsun. Derginizi güzel bir gelecek bekliyordur umarım. Böyle bir dergi çok iyi bir girişim, kaldı ki böyle bir zamanda, yani zor zamanlarda bunu yapmak gerçekten cesaret ister. Öncelikle cesaretiniz için kutluyorum. Bir felsefecide olması gereken ilk özellik bu zaten, yani cesaret. Şimdi sorunuza gelelim. Evet, gerçekten ben 2011’den sonra, o zamanlar daha çok klasik fenomenoloji çalışıyordum ama klasik fenomenoloji derken de zaten yaptığım iş, çağdaş Fransız fenomenolojisi, Merleau-Ponty, Patočka gibi isimler üzerinden aslında klasik fenomenolojiden bir kırılmaya doğru gidiyordu. O kırılmayı da hep şöyle anlatırım: Fenomenolojinin klasik rasyonalizme yönelttiği eleştiri üzerinden doğdu ve rasyonalite alanının genişletilmesiyle ilgiliydi. Dolayısıyla fenomenolojinin kavramlarını orada bulduk ve buradaki ana fikir şöyle anlatılabilir: Fenomenoloji şeylerin bilince veriliş biçimlerini ele alır. İşte Gegebenheit, donation veya givenness terimleriyle kullandığımız gibi. Ama dünyayla etkileşimimiz sırasında, fenomenlerle kurduğumuz ilişkide böyle bir tür eş kurulum ilişkisi bulunur. Dolayısıyla bütün kurucu faaliyet benim anlam verici edimlerim ve dünyanın ufku arasında kurulan bağlantıda saklı, tıpkı Husserl’in Ideen I 55. paragrafta söylediği gibi. Aslında buradaki ana kavramlardan bir tanesi sizin derginizin ismi olan ufuk. Husserl’deki ufuk fikri anlatıyor aslında bu etkileşimin birlikte olduğunu. Dolayısıyla soru şu hale geliyor: Ben hangi ufuklar içerisinde, hangi ortam içerisinde fenomenlerin bilince verilişleri hakkında konuşuyorum? Bu fikir beni doğal olarak imaj ve teknik sorusuna götürdü.  2015’ten sonra hayatımızın merkezine yerleşen iki mesele; bir tanesi imaj sorusu, bir tanesi de teknoloji sorusuydu. Teknoloji Felsefesi Problemleri: Yazı, Bellek ve Dikkat kitabında (2024) Bernard Stiegler’in teknoloji felsefesinden hareketle bu konuyu ele almıştım. Yazı, bellek ve dikkat kavramlarını teknoloji felsefesi çerçevesinde araştırmam İmaj Üzerine kitabında (2025) devam etti ve imaj kavramı bu üçlüye eklendi. Burada özellikle fenomenolojiden hareketle bilincin zamansallığının ve kolektif zaman deneyiminin nasıl değiştiğini ele aldım. Teknolojik bellek desteklerinin, başta yazı ve imaj olmak üzere tüm analojik ve dijital dayanakların bilinç yaşantıları üzerine etkilerini inceledim. Geçmişin hatırlanmasının, şimdinin algısının ve geleceğin hayal gücü yardımıyla beklentisinin içinde bulunduğumuz teknik ortamdan nasıl etkilendiğini göstermeye çalıştım. Yol gösterici argümanım tekniğin zamanla ilişkimizde kurucu bir rolü olduğunu kanıtlamak üzerine kuruluydu. Stiegler’in terimleriyle konuşacak olursak bellek tekniklerinin tarihsel gelişimi bilinç edimlerimizin dönüşümünde gözlemlenebilir ve kavranabilir bir etkiye sahiptir. Bu demektir ki geçmişe, şimdiye ve geleceğe yönelimlerimiz resmin, matbaanın, fotoğrafın, sinemanın, televizyonun ve dijital medyanın aracılığıyla gerçekleştiğinde farklılaşır. Şimdiyi algılama biçimimiz basılı medya ve canlı yayın yapan televizyon aracılığıyla gerçekleştiğinde farklı bir anlama sahiptir. Zamanla ilişkimizi kuran takvimler, ajandalar, elektronik hatırlatıcılar ve kişisel otomatlar bilinç edimlerini etkiler. Enformasyon ve iletişim teknolojilerinin tetiklediği veri akışındaki aşırı hızlanma, toplumsal yaşamın dokusunu oluşturan zamansal ritmi kökten bir dönüşüme uğratır. Televizyon ve dijital medya gibi endüstriyel zaman nesneleri, akşam haberleri gibi ritüeller aracılığıyla milyonlarca bireysel bilinci aynı akışa eklemler. Bu durum, bilincin senkronizasyonu yoluyla ortak bir şimdiki zaman kurgularken, toplumsal zamanın artık bireysel farklılıklarla değil, teknik sistemlerin empoze ettiği hiyerarşik bir ritimle yönetilmesine neden olur. Bu anlamda zaten Husserl, Heidegger, Merleau-Ponty ve Patočka üzerine yazmıştım. Prix Mercier Ödülü alan La transcendance comme probleme phénoménologique kitabımın dört karakteri onlardı. Onlara sonra Stiegler eklenmiş oldu. Teknolojinin insan zihni ve yaşamı üzerindeki etkilerini, felsefe tarihinin materyalizm ve spiritüalizm, realizm transandantalizm gibi köklü ayrımlarını tetikleyen içsellik, özdeşlik, sahihlik, upuygunluk gibi kriterlerle yorumlamak yerine Stiegler’in “gramatizasyon” kavramını teorik pusula olarak aldım.


"Bir felsefecide olması gereken ilk özellik bu zaten, yani cesaret."
— Prof. Dr. Emre Şan

Teknolojinin doğuşu, gelişmesi ve günümüzde kazandığı küresel konum daha çok Avrupa tarihinde ortaya çıktı. Aynı zamanda bu gelişimle beraber Avrupa tarihindeki teknoloji eleştirilerinden de bahsedebiliriz. Teknolojiye dair bu tartışmaları Türkiye bağlamında düşünürken bunları ne kadar Avrupa’ya özgü görebiliriz veya göremeyiz? 

Hep söylediğim bir şey var, buradaki Klasik Düşünce Okulu’ndaki seminerlerde de hep söylüyorum: Felsefe yaparken durduğumuz yerden bakmamız lazım. Dolayısıyla gerçekten nerede duruyorsak o taraftan bakmak... Teknolojinin Avrupalı kaynağı ve onun eleştirilerine baktığımız zaman burada gördüğümüz, böyle bir fikrin nasıl olup da belli bir coğrafyadan çıkıp böyle global hâle geldiği ile ilgili bir mesele. Mesela Antik Yunan için de böyle bir şey söylüyorduk değil mi? Nasıl oldu o küçücük Akdeniz coğrafyası bütün dünyayı etkileyen bir bilimsel fikri ortaya çıkardı. Dolayısıyla teknolojideki mesele de bu. Teknolojiyi ortaya çıkaran Avrupa tarihi dediğimiz zaman da aslında aklımıza gelen şey Aydınlanma düşüncesi. Dolayısıyla Aydınlanma idealleri aslında teknolojiyi ortaya çıkaran ve onu eleştiren ideler haline geldi. Aydınlanmanın hem kendisi hem de eleştirisi... İşte bunu hem fenomenolojide görüyoruz hem de Adorno’da olduğu gibi eleştirel teoride görüyoruz. Pratik olarak bakarsanız da Avrupa’dan gerçekten çıktı. World Wide Web, yani internet teknolojileri 1989’da CERN Laboratuvarı’nda Tim Berners-Lee tarafından ortaya çıkarıldı. Ama Avrupa, bence özellikle geçmişteki yapısından ötürü bu teknolojiyi sahiplenmedi. Kim sahiplendi? Amerika. Al Gore ve Bill Clinton, henüz senatör oldukları dönemden söz ediyorum, Avrupa’da ortaya çıkmış bu teknolojiyi, özellikle askerî teknoloji olarak doğrudan ithal ettiler. Bugün Avrupa’nın içine düştüğü durum tam da bu yüzden bir tür trajedi; çünkü Avrupa, kendi ürettiği teknoloji karşısında geri dönüşü olmayan bir şekilde geride kaldı. Peki bu teknolojinin Amerika’da izlediği hat ne oldu? Bu sefer de biraz geriye gitmek lazım; çünkü bir fikrin, yeniliğin içinde bulunduğu topraklarda nasıl yetiştiği önemlidir. Amerika’da yüzyılın başından itibaren, özellikle sinema ve televizyonla birlikte gelişen, “dikkat ekonomisi” olarak adlandırılan bir durum var ve bu, kapitalist kültür içerisinde başka bir şeye dönüştü. Biliyorsunuz, Freud’un yeğeni Edward Bernays’in 1929’daki kriz sırasında Amerikan toplumu üzerindeki pazarlama faaliyetleri etkili olmuştur. 1929 krizinden sonra Amerikan siyasetinde ve ekonomisinde etkili olan Bernays daha da ileri giderek insanların ihtiyaçları olmayan ürünleri de almayı arzulayacakları fikrine dayanan bir söylemi teorileştirir. Fakat arzunun propaganda ile sömürüsü- nün yıkımına yol açar. Arzunun ve dikkatin yıkımının sonuçlarını günümüzde küresel olarak daha iyi görebiliriz. Arzunun piyasalaşması, bir kaynak haline gelmesi onun sonsuzca derinleşmesini sağlayan ideal yapısını bozup arzuyu hesaplanabilir bir şeye dönüştürür. Arzu nesnesini idealleştirdiği için ona son derece bağımlıdır. Arzulanan nesne başka nesnelerle karşılaştırılamaz, değiştirilemez. Fakat arzuyu dürtüye indirgeyen tüketimci strateji onu kontrol etmeye çalışır. Tüketim nesnesini yok eder, arzu tüketime dönüştürüldüğünde yok edici bir hale gelir. Arzu bir satış enstrümanına dönüştüğünde biçim değiştirir ve yetersizlik hissini tetikler. İşte bu arzunun içten yıkımıdır. Tüketicilerin davranışlarını kontrol etmek için onları piyasaya sürülen ürünlerin söylemine adapte etmek gerekir. Bireysel ve tekil olması gereken sınırsız arzular kitleselleşir ve tüketime yönlendirilebilir hale getirilir. Bu bağlamda sadece ticari ürünleri değil, siyasi figürleri ve ideolojileri de paketleyip sunma konusunda uzmanlaşan Bernays günümüzün siyasi alanını çok öncelerden belirler. Ona göre, tüketimin serbest piyasasında ve rıza üretimi sürecinde yöntem nihayetinde benzerdir.  İşte biz Türkiye’de bu tür bir arzu yıkımının sonuçlarını yaşadık çünkü televizyon kültürü bize bu Amerikan tarzı arzu ilişkisini empoze etti. Tüketim toplumu böyle işler. Mantığı devre dışı bırakılmış, tamamen öfke, nefret, kıskançlık, yetersizlik hissi gibi duygularıyla hareket eden bir kitle, reklamverenler için mükemmel bir avdır. Aklın kamusal kullanımına katılan bireyler “buna gerçekten ihtiyacım var mı?” ya da “bu söylemler beni manipüle etmek için mi?” diye sorar. Ancak televizyonun yarattığı o toksik ortamda dürtüleriyle davranan bireyler, içlerindeki o yapay tatminsizlik hissini bir şeyler satın alarak kapatmaya çalışır. Toksik programlar, tüketiciyi kıvama getirme aracıdır. Duyguları kışkırtılmış insan, tüketime en açık insandır. 


Teknoloji aynı zamanda hayatlarımızı doğrudan etkilediği için teknoloji felsefesinin hayatla ilgili kısımları var mı? Öyleyse bu teoriler hayatımızı anlamamıza nasıl yardımcı olabilir? Varoluşumuzu ilgilendirebilir mi?

Evet, şimdi genelde teknoloji felsefesinden bahsederken teknoloji felsefesini böyle bir dil felsefesi, sanat felsefesi gibi bir şey hâline getirdiğimizde, yani “teknoloji” diye bir alan var, bir de ondan bağımsız düşünen felsefeciler var ve hani onu da diğer alanlar gibi bir nesne hâline getirdiğimizi düşünüyoruz. Bence Stiegler ile yapılan güzel hamlelerden bir tanesi şu: Tam tersine teknoloji üzerine düşünmek, bütün felsefe projesini dönüştürmek. Dolayısıyla aslında biz başından beri, yani primatlardan beri bunu mağara resimleriyle de kanıtlayıp André Leroi-Gourhan’a, antropologlara da gidebiliriz. Asıl şunu anlamamız lazım: Teknoloji ile ilişkimiz içerisinde içsellik-dışsallık, kullanıcı-araç gibi ikilikler... Bunlar yapay ikilikle, çok sınırlı anlarız. Dolayısıyla bu ikiliklerden bahsedersek teknolojinin yaşama olan etkisini anlayamayız veya çok sınırlı anlarız. Dolayısıyla bir kere bu analitik ayrımları bir kenara bırakmalıyız. İşin temel fikrine gitmek lazım. O yüzden antropoloji çok önemli, o yüzden mağara resimlerinden gelenler çok önemli. Ve bunu yaptığınız zaman şunu anlıyorsunuz: Benim makinelerle bugünkü etkileşimimin aslında benim onlarla ne yaptığım sorusuyla başlaması lazım. Onları doğrudan bir araç olarak gördüğümde asıl meseleyi kaçırabiliyorum. Stiegler bu modele “organoloji” diyor. Yani bunların hepsi birer organ, tıpkı biyolojik organlar gibi. Organolojik modelde teknik sorusu insanın belli bir amaç için kullandığı araçlar olarak değil psişik ve kolektif bellek organları olarak ele alınır. Bellek ve teknik, kültür ve teknik ilişkisini metafizik ya da bilişselci ayrımların dışında düşünmek gerekir. Bunun için öncelikle teknoloji felsefesi ve antropoloji arasındaki iş birliğine ihtiyacımız vardır. Konuyu daha fazla uzatmayayım ama bununla ilgili yakın zamanda bir yazı yazdım, ona bakabilirsiniz. “İnsan ve yapay zekâ etkileşimini hangi modelle düşüneceğiz?” diye. Dolayısıyla kanaatimce mesele... Teknoloji felsefesi tabii ki doğrudan yaşamla ilgili ama bunu da kanıtlayacak elementleri bize antropoloji, nöroloji gibi bilimler veriyor.


Hocam, kitabınızda tartıştığınız üzere Günther Anders teknolojiyi tarihsel bir özne olarak tanımlar ve mühlet (Frist) kavramıyla bunu açıklar. Başlangıçta bu kavram nükleer tehlike etrafında şekillenmiştir. Yapay zekânın insan kararlarını ve düşüncesini giderek daha fazla etkilediği günümüzde, mühlet kavramını yalnızca fiziksel yok oluşla sınırlı tutmak yerine insan düşüncesinin ve öznelliğinin aşınması olarak da okuyabilir miyiz?

Çok teşekkür ederim, güzel bir soru. Bir noktayı aydınlatmak lazım. Öznelliğin ve düşüncenin aşınması, öznelliğin yok olması fikirleri elbette Anders’te var. Anders zaten bunu fiziksel olarak da yani atom bombası tehdidi olarak da açıklıyor. İnsanın Eskimişliği, biliyorsunuz iki ciltlik eser. Bu aynı fikir işte Heidegger’de de var hem birinci döneminde hem ikinci döneminde Gestell tartışmalarıyla da var. Ama bence bu tarz öznelliğin ve düşüncenin yitimi gibi sorular, nasıl diyelim, çağdaş felsefe için biraz eskidi. Bence bu sorulardan çok daha karmaşık, çok daha sofistike sorular var. Dolayısıyla ben şöyle bakıyorum: Bu terminolojiyle devam edersek aslında hâlâ daha bir yüzyıl öncesinin koşullarını anlamaya çalışıyor olabiliriz. O yüzden ben ne kadar değerli bulmuş olsam da artık açıkça söyleyeyim, ben bunların artık birazcık başka şeylerle konuşulmasının vaktinin geldiğini düşünüyorum.Yoksa metinler çok kuvvetli ama bence artık otomasyon, proleterleşme, dijital teknolojilerin bilinç zamansallığına etkisi gibi meselelere bakmak lazım. Böyle bakarsanız artık öznellik ve düşüncenin yitimi gibi daha genel fikirler yerine bu sefer bellek, anımsama, beklenti, hatırlama, hayal gücü gibi doğrudan edimler üzerine ve bunların kolektif durumlarına ve hatta bunların toplumsal ve politik taraflarına da bakabiliriz. Dolayısıyla ben her ne kadar bunları önemli bulsam da bu tür söylemsel pratikler, Foucault’nun söylediği gibi, bir şeyleri açığa çıkarırken bazı şeyleri de görünmez kılıyorlar. Korelasyonu illa buradan, yani öznellik, öznelliğin yitimi, düşünce, düşüncenin yitimi diye kurmak zorunda değiliz. Kaldı ki sorun sadece öznellik değil, aynı zamanda Antroposen tartışmasında gördüğünüz gibi yaşam, yani iklim değişikliği de var. Artık sorun sadece öznellik ve düşünce olmaktan çıktı; sorun doğrudan yaşamsal etkilerine, yani tüm yaşayan varlıklar açısından görülmeye başlandı. Her ne kadar bunlar değerli çalışmalar da olsa, sadece burada kalmak Türkiye’de felsefe yapanlar için bir tür tekrara düşecek şeyler haline gelebilir. Teknoloji felsefesi alanında çalışırken, kuramsal alet çantanızda yeni kavramlara ve kriterlere ihtiyaç vardır. Bu sayede, geçmişten gelen kemikleşmiş yaklaşımlar arasındaki korelasyonlarla sınırlanmayan ve geleceğe dair önceden hesaplanamaz imkânların ele alındığı bir betimlemeye ulaşabilirsiniz. Teknolojik ortamdaki kolektif beklentilerin ele alınabilmesi için, psişik ve kolektif bireyleşme biçimlerini, yani öğrenme, bilgi edinme, paylaşma ve başkalarıyla tartışma süreçlerini doğru anlamamız önemlidir. Teknolojinin insanlar arası iletişimi ve etkileşimi sürekli arttırmasının öznellik, kendini tanıma ve toplumsallık üzerine etkilerini henüz yeterince anlamış değiliz. Ayrıca, teknolojik ortam, sürekli inovasyon halinde olan ve Stiegler’in deyişiyle metastabil bir ortamdır. Bu teknik ortamda hem teknik cihazlar güncellenir hem de biz kendimizi dönüştürürüz. 


Uber, Google gibi platform şirketleri mevcut hukuki ve siyasi kuralların çok ötesinde bir hızla büyüdü. Bu durum devletlerin ve demokratik kurumların bu şirketleri denetlemekte zorlandığını gösteriyor. Sizce demokratik kurumlar, algoritmik sistemler üzerinde nasıl etkili bir denetim mekanizması kurabilir?

Bu çok önemli bir soru ve gerçekten son iki yılın en büyük sorularından bir tanesi bu. Konu üzerine çok güzel metinler de var aslında. Biraz önce söylediğim şeyden buraya gitmek lazım, yani burada bazı stratejiler geliştirmek lazım. Birincisi, ayrı sektörler olmasına rağmen hem Uber’i hem Google’ı ilgilendiren konu, 2023 sonrası özellikle yapay zekânın kamusal hâle gelmesi itibarıyla diyelim, otomasyon. Yani Uber, emek veren çalışanlarını otomasyona sokuyor; Google da aslında bizim okuma, yazma, konuşma ve hani sentetik faaliyetlerimizi otomasyona sokuyor. Bakarsanız ortada bir otomasyon teknolojisi var. Özellikle makinelerin giderek daha fazla otomasyon kazanması dil, yazı ve yaratıcılık gibi yerleşik kategorilerimizi sarsarken, insan ve makine etkileşimini sosyal bilimlerin merkezine taşıdı. Bu süreç bir yandan bilgiye erişimi demokratikleştirirken diğer yandan dikkat ekonomisini ve dezenformasyonu besleyerek kamusal alanı şirketleşmiş bir teknoloji kültürünün değerlerine bıraktı.  Zihinlerimiz inovasyon ve regülasyon karşıtlığıyla meşgulken eğitimin programları yerlerini piyasanın programlarına bıraktı. Gelgelelim piyasa öğretmenlerle, akademisyenlerle değil birer davranış bilimcisi gibi işleyen algoritmalarla çalışır. Elbette katı regülasyon dijital ortamın sorunlarını çözemez ama sorunların tartışılması için güvendiğimiz bilimsel kurumlara ihtiyacımız bulunur. Dolayısıyla bence şuna bakmalıyız: Elbette katı regülasyon dijital ortamın sorunlarını çözemez çünkü katı regülasyonun bir tür gecikme olasılığı var, değil mi? Yani “Amerikalılar yapacak, regüle edersek Çinliler yapacak.” gibi klasik bir söylem var. Bu yüzden ne yapmak gerekiyor? Güvendiğimiz bilimsel kurumlara ihtiyacımız var, özellikle Türkiye’de. Bakın her ülkenin böyle kurumları var ve bunlar genellikle üniversite kurumları, yani üniversitelerle de iş birliği içerisinde olan kurumlar. Ve özellikle sosyal bilimler alanında bence bizim işimizin bu olması gerekiyor. Size bir örnek vereceğim: Biliyorsunuz bu 2023’te Future of Life Enstitüsü’nde Elon Musk, Sam Altman gibi yapay zekâ patronları bir mektup yayınladılar.  “Yavaşlamamız gerekiyor, yavaşlamazsak felakete doğru gidiyoruz; dezenformasyon, kontrol toplumları...” diye. Mektup yayınlandığında önce olay oldu ama sadece 3 yıl sonra, 2026’da mektubun altında imzası olan herkes yeni modellerini çıkardı. Ardından DeepSeek geldi. Sam Altman yeni açıklamasında “Evet, bir yapay zekâ modelini eğitmek çok paralı, bir de data centerlar çok ekolojik zarar da veriyorlar ama insanı da eğitmek zor.” Bakın, söyleme bakın. Sonra Anthropic çıktı ve dedi ki: “Artık devletin egemenliğinde kimin kontrol edileceğine, hatta işte daha da öyle ileri giderek hani kimin kapatılacağına, kimin yok edileceğine falan siz karar veremezsiniz çünkü bizler gözetleme yeteneğimiz sayesinde sizlerden çok daha öndeyiz. O yüzden bize verin.” dedi. Leviathan’a dönüştü, bayağı elektronik Leviathan. Son üç yılda kamusal tartışma neye evrildi? Biraz önce söylediğimiz tartışmada artık teknoloji şirketlerinin iktidarla kurdukları ilişkilerin söylemlerine dönüştü. Bence buradaki sorun, kendimizi buna sıkıştırmak yerine bu tartışmayı kamusal kurumlarla ve demokratik kurumlarla yapmak lazım. Sonuçta onlar da felsefe yapıyorlar. Unutmayın Peter Thiel, hep bunu söylüyorum, felsefi referanslarla hareket ediyor. Alex Karp’ın kitabına bakın, felsefedeki tüm çatışmacı teorilerle yazılmış bir kitap. Bu geçen 18 Nisan’da yayınladıkları manifesto var ya Anthropic’in, o aslında Alex Karp’ın The Technological Republic kitabının 22 maddelik özeti ve kitap doğrudan bu çatışmacı figürler üzerinden oluyor. Dolayısıyla zaten karşı taraf felsefi hamleleri bu kadar kullanırken biz niye kendi kurumlarımızda bunu yapmıyoruz? Ama bunun cevabını da buradaki sosyal bilimler kurumlarının vermesi gerekiyor. Dolayısıyla biraz böyle görüyorum tartışmayı.

Tarih öncesi sanat ve felsefe yazınızın son kısımlarında paleolitik ve neolitik dönemlerin sanatları arasında bir ayrıma gidilmesi gerektiğinden bahsediyorsunuz. Paleolitik sanat için insan varoluşu hayvan dünyasına katılımcı bir şekildeyken, neolitik sanatta ise insan bizzat kendisi olarak oradadır ve diğer canlılar üzerinde egemendir diyorsunuz. Sanat felsefesinin tarihi içerisindeki seyrini ve çağımızdaki sanat anlayışını düşündüğümüz zaman bu ilk dönemlerde var olan insanın anlam arayışının ve kendini varlıkta bir yere konumlandırma arzusunun eskisi kadar canlı olduğunu düşünüyoruz.

Bu, aslında çok uzun bir cevabı gerektiren bir soru. Bunu KDO’daki Göz ve Tin Seminerleri’nin yedincisinde anlattım; orada daha detaylı bir açıklama bulabilirsiniz. Paleolitik-neolitik geçişin, antik sanat felsefesi için gerçekten daha kuvvetli bir geçiş olduğunu düşünüyorum. Çünkü bir tarafta insan-hayvan melezlerinin, teriantropların temsil edildiği daha katılımcı bir hâlden, Karahantepe ve Göbeklitepe’de gördüğümüz daha sorgulayıcı bir hâle geçildiğini düşünüyorum.  Ama bence buradaki mesele, bir anlam arayışı ya da varoluşu varlıkta bir yere konumlandırma çabasından çok, bir ifade problemi. Buna “anlam arayışı” demek, büyük bir şey giydirmek oluyor. Bunu yaptığımız zaman da şamanizm ya da büyü sanatı gibi yaklaşımlara gidiyoruz. Bu yaklaşımlar mağara resimlerini ya da heykelleri birer ifade olarak değil birer eylem olarak görür. O yüzden buna anlam arayışı demeden önce, bunun bir ifade biçimi olduğuna bakmak lazım. İfade biçimi demek, aynı zamanda kendi varoluşunun tanıklığı demektir. Bunu ya paleolitik biçimde yaparsın ya da neolitik biçimde, bu kesin. Ben meseleyi böyle kurmayı düşünüyorum. Kaldı ki o seminerde de anlattığım üzere, modern ressamların, dönemin prehistoryacılarından, yani tarih öncesi çalışanlarından çok önce Altamira’yı, Lascaux’yu ciddiye almasının sebebi de bunların birer anlam arayışı değil, ifade biçimi olmasıydı. Benzer bir şeyi bizim de Karahantepe için yapmamız lazım: oraya hazır bir fikir giydirmeden önce, oradaki ifade biçimleri üzerine felsefe yapmaya çalışmak lazım. Resimsellik türümüzün tarihine dil kadar kök salmıştır. Resimsellik dilin ortaya çıktığı dönemle aynı zamanda ortaya çıkar. Dil ve düşünce nasıl birlikte işliyorsa, resim ve görme de aynı şekilde birbirlerine işliyor olabilir. Düşünce nasıl dil bağlamında yeniden biçimleniyorsa, görme de resim bağlamında yeniden biçimlenir. Neolitik devrimin figürasyonu insan edimlerini simgeleştirerek onun varoluşunu bütünden ayırmıştır. Teknik aletlerin gelişimi ve nesilden nesile teknik bilginin aktarımı doğadan kopuşu hızlandırır. Hayvanlar artık insan edimlerinin aracı ve uzantısı olarak tasvir edilir. Söz konusu figüratif anlatım neolitikten günümüze kadar farklı seviyelerde devam eder. Şu hâlde asıl ayrım tarih öncesi prehistorik sanat ve antik sanat arasında değil, paleolitik sanat ve neolitik sanat arasındadır. İlkinde insan varoluşu hayvan dünyasına katılımcı bir şekildeyken, ikincisinde bizzat kendisi olarak oradadır ve diğer canlılar üzerinde egemendir. Antropolojik farkın ortaya çıkışı felsefenin insan varoluşu analizini yani ontolojiyi etkiler. İmajlar üzerine düşünme aslında paleolitik ve neolitik geçişindeki figüratif kırılmayı ele almalıdır. Bir gün zamanım olursa bunu yazmak istiyorum, henüz yazmadım ama bu hattın devamı olacak.

Kitabınızda Heidegger’in “Sanat Eserinin Kökeni” metninden hareketle sanatın “hakikati yapıta koyması” (aletheia) durumunu inceliyorsunuz. Diğer yandan kitabın son bölümünde de sentez (dijital) imajların gerçekliği temsil etmek yerine sadece onu “modellediğini” belirtiyorsunuz. Peki sizce dünyaya fırlatılmış bir bedene ve algıya sahip olmayan bir yapay zekânın ürettiği sentez bir imaj, ontolojik olarak Heideggerci anlamda bir hakikat açıklığı yaratabilir mi?

Aslında biraz önce Heidegger ve Anders hakkında söylediğim şey burada da geçerli. Sanat Felsefesinin Hikâyesi’nde Heidegger’in rolünün kısıtlı olmasının bir sebebi vardı. Aslında bu Heidegger’i nasıl okuduğunuzla ilgili bir şey. Evet, birincisi, Heidegger’de hakikati yapıta koyma fikri var ama yapıta koyma fikrini gerekçelendirdiği; işte Van Gogh’un ayakkabıları olsun, daha sonra tapınak fikri olsun, bu örneklerde hiçbir biçimde sanatçının kendisinin bakışı, dolayısıyla bedenli varoluşu, sanatın etkisi gibi meseleler üzerine gidemiyoruz. Dolayısıyla aslında Heidegger kendi ontolojik tartışmasını bir ölçüde sanat eseri üzerinden yürütmüş oluyor. Bu da bizi şuna götürüyor: Gerçekten bu metin iyi bir rehber mi günümüzü anlamak için? Bence değil. Metin kendi içerisinde çok değerli ama bence bugünü anlamak için iyi bir rehber değil çünkü Heidegger’in yaptığı hareketin kendisini anladığınızda aslında o hareketin sınırlı etkisini de görebiliyorsunuz. Kaldı ki kendisi de felsefenin yerini alacak şeyi sibernetik olarak öngörmüştü. Bugün sibernetik deseniz kimse ne olduğunu bilmez, değil mi? Dolayısıyla sibernetik öngörüsünde haklı çıkmadı Heidegger. Dolayısıyla bugün yapay zekâ sorusunun, bu sentez imajlarının, bedensizlik fikirlerinin tartışılması gereken metinler daha farklı metinlerdir. Mesela bir metin önereyim, bu yakın zamanda Türkçeye de çevrildi: Alva Noë’nin metni var sanat üzerine, mesela o bence daha kuvvetli bir metin. O yüzden rehber aldığımız metinlere iyi bakmak lazım bu anlamda. Ben bu nedenle günümüzü okumak için bu metni rehber almıyorum. 


Hocam son soru olarak, felsefenin geleceğini ve özellikle bir akademik branş olarak felsefeyi nasıl görüyorsunuz? Biz felsefe öğrencilerine bu konuda neler tavsiye edersiniz?

Bu çok zor bir soru, o yüzden burada detaylarına girmeyeceğim ama “Herkes İçin Bilim” söyleşisi yapmıştık, orada bunu anlattım. Kaydını izleyebilirsiniz. Bence Türkiye’de felsefe öğrencilerinin en büyük sorunu fırsat eşitsizliğidir. Bunu aşarsak her şey hallolacak çünkü çok iyi nesiller geliyor. Bizim nesil buna ne yazık ki maruz kaldı. Bu durum değişirse, felsefe öğrencilerinin dikkati ve arzusu çok güçlü bir felsefe geleneği kurmaya hazır gibi görünüyor. Dolayısıyla sorun çok açık ve çözümü de gözümüzün önünde duruyor. 

Önceki
Önceki

Filozofların Eli… Dokunsal Bir Felsefeye Giriş

Sonraki
Sonraki

Filozofların Dili Manipülatif mi?