Filozofların Eli… Dokunsal Bir Felsefeye Giriş
Yazar: Fethi el-Miskînî
Arapçadan çeviren: Nour Hasanato
Aristoteles şöyle demişti: “Anaksagoras, insanın elleri olduğu için en zeki hayvan olduğunu iddia eder. Fakat makul olan, onun en zeki hayvan olduğu için elleri olduğunu söylemektir. Çünkü el bir araçtır. Ve tıpkı akıllı bir insanın yapacağı gibi, doğa her organı onu kullanabilecek olana verir.” (Hayvanların Parçaları Üzerine, 10. Paragraf) Milattan önce dördüncü yüzyılın ikinci yarısında bir Yunan tarafından ifade edilen, Heidegger ve Derrida’ya kadar uzanan bu paradoks, elin sembolizmi veya insanlığın anlam düzeni içindeki yeri üzerine yapılan her felsefi sorgulamayı etkilemiştir. Bu durum sadece bir öncelik tartışmasından ibaret değildir; daha çok insani elin dünyadaki varlıkla veya dünyanın evrenselliğiyle olan ilişkisine dair verilmesi gereken zor bir kararla ilgilidir. Aristoteles doğanın imkânlar arasında en iyisini seçeceğini farz eder: Sadece ellere sahip olmak insanları hayvanların en zekisi yapmaz. Aksine, eller zekanın bir ürünüdür. İnsan kendisini, yapmak istediklerine tamamen uyumlu bir araçla donatılmış olarak buldu. Aristoteles’e göre el sadece bir araç değil, araçların toplamıdır. Ya da bir sürü aracın yerini alan bir araçtır. O zaman el, diğer tüm hayvanlardan farklı bir şekilde, sahip olduğu zekanın bir karşılığı olarak insanın doğadan elde ettiği bir ödüldür: sayısız teknolojiyi kazanabilmesinin karşılığıdır; araçların en yararlısı da eldir. Bir hayvan kendini savunmada tek bir yöntemde yetkin olup ona bağlıyken, insan el aracılığıyla kendini savunmanın sayısız yolunu edinebilir: el bir pençe, kıskaç, boynuz, ok, kılıç olabilir. O her şeyi tutabilmesinden ve kavrayabilmesinden dolayı, hepsinin yerine geçebilir. Bu yüzden el tekil, çift ya da çoğul biçimlerde düşünülebilen bir organdır.
"El, aynı anda ve birbirinden ayrılmaz bir biçimde hem dışsal bir organ hem derin derin kişiliğimizin bir dışavurumudur."
Elin bu araçsal algısı, Fârâbî’de yankısını bulacaktır. el-Ârâ kitabının 21. Bölümünde şöyle der: “Aletler umumiyetle birbirlerine ekli veya birbirlerinden ayrıdırlar. Misal olarak doktoru ele alalım. Doktorun eli ve ilacı birer tedavi âletidirler. İlaç doktordan ayrı bir âlettir… Neşter ise doktorun elinde bulunmadıkça iş görmez. El doktorun kendisine neşterden daha sıkı bir surette bağlıdır.” Fârâbi, Aristoteles’in el ve aletle ilgili göndermeleri kapsamında çalışsa bile, biz burada zarif bir felsefi düşünce görüyoruz: El doktora ekli bir aletken neşter ise elin aksine, doktordan ayrık bir alettir. Bu ayrım, elin araçsal algısının sınırlılığına kısaca işaret ettiği için mühimdir: El bir alettir, ancak bize ekli olup bir fail olarak insana içkindir. Fârâbî, Aristoteles’in belirttiği üzere elin bir alet olduğunu kabul etse bile, elin insana ekli olan, ondan ayrılamayan bir alet olduğuna ve haliyle insanın aklına da ekli, neşterin aksine ondan uzak olmadığı gerçeğine ayrıyeten dikkat etmiştir. Öte yandan, İbn Sînâ, el-Kânûn fi’t-Tıbb eserinde, enteresan bir açıdan yaklaşarak bu sorgulamayı yenileyen farklı bir unsura değinmiştir. Süsler üzerine yazdığı 4. Kitabında “el, ayak, dudak ve burnun yağlandırılması (dolgunlaştırması)” başlıklı ilginç bir fasıl açmıştır. El, belirli bir süslenme tarzına uygun olarak, özgül bir estetik tutum çerçevesinde tedavi edilebilen bir uzuvdur. Bu, el/alet sınırlamasından el/süs ufkuna doğru kayda değer bir geçiştir. Elbette süs araçsal/aletsel olabilir. Fakat eli dolgunlaştırmanın olasılığını sunmak, eli tabii bir uzuvdan güzel bir organa dönüştürme imkânını ifade eder. Kant’ın belirteceği gibi, güzellik bir araç değil, kendinde bir amaçtır. Elin anlamını saran bu gizem, elin geleneksel kavrayışında ilk kırılmanın gerçekleşeceği modern felsefeden (Descartes) geçerek Hegel’e kadar sürecektir. Felsefenin İlkeleri kitabının 4. bölümünün 196. paragrafında Descartes, eli kesilen fakat bu sakatlığın belirli kıyafetler vasıtasıyla ondan gizlenen bir kızın hikâyesini anlatır. Elinin kesildiğinden bihaber olarak, artık mevcut olmayan bu beden bölgesinde, şu ya da bu parmağında beliren ağrıları hissetmeyi sürdürmüştür. Ancak Descartes’ın açıklamasının ayrı bir ilginçliği vardır: “Ruhun, kızın beyninde bu benzer acıları hissettirmesi için şu anda dirsekte son bulan el sinirleri, eskiden parmak uçlarında olduğu gibi hareketine devam etmektedir. El ağrısını hissetmesi, ruhun elde değil, beyinde bulunduğunu açıkça gösterir.” Felsefe, geleneksel ruh kuramının çerçevesinde, eli kendi başına bir varlık olarak ele alamıyordu. Elin yalnızca ağrısı değil, bizzat varlığı da onun felsefede ne anlama geldiğini belirleyen bir şey değildi. El ruhun bir yeri değildir; bundan dolayı Descartes amputeli kızın hissettiği el acısının kesilen elden değil, ruhundan kaynaklandığını varsaymıştır. Bu elde ağrıyı hissetmek için elin elzem olmadığını , acının ruhta gerçekleştiğini, ruhun da başka bir yerde olduğunu söylemeye denktir.
Yalnız, geleneksel filozofun mu eli vardı?
Kant’ı her zaman meşgul eden sorulardan biri sağ ile sol el arasındaki ayrımı açıklamaktır. Bu ayrım mekânın kendi doğasından mı kaynaklanmaktadır yoksa gözlemcinin konumundan mı? Kant, eli sağ veya sol olarak ayıran şeyin, gözlemcinin objeyle olan ilişkisi olduğuna karar vermiştir. Kant’ın derdi, öznenin ufkunda el kavramını transandantal olarak gerekçelendirmekti; eli, kendi başına nasıl bir varlık olduğu bakımından sorgulamak değildi. O yüzden Fransız şair Charles Péguy, transandantal ego filozofuyla zarif alayında ne kadar da haklıdır: “Kantçılığın saf elleri vardır, yalnız ampirik elleri yoktur.” Buradaki saf, günahsız anlamına gelir. Aynı zamanda soyut veya boş eller anlamındadır. Pavlus şöyle der: “Buna göre, erkeklerin öfkelenip çekişmeden, her yerde pak eller yükselterek dua etmelerini isterim.” (Timoteos’a Birinci Mektup 2:8) Kant’ın en büyük eseri olan Saf Aklın Eleştirisi’nin başlığında bulunan “Saf” ile Hristiyanlığın paklık öğretisinden gelen “pak” kavramı arasındaki kaymadan ortaya çıkan kelime oyununu görmemiz gerekir. O halde, saf/pak olanın insani bir eli yoktur. Yani ne Hristiyan bağlamında “günahkâr eli” ne de modern bağlamda “somut eli” mevcuttur. Kant’ın Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi adlı eserinde ortaya koyduğu kategorik buyruğun beş formülasyonundan biri şöyle der: “İnsanlığı, ister kendi kişinde ister başkasının kişisinde olsun, hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak değil, her zaman aynı zamanda bir amaç olarak görecek şekilde davran.” Fransız şair Péguy bu buyruğu, şu paradoksa varacak ölçüde uygulanamaz bulmuştur: Kantçılık, el hakkında felsefi, aşkın, ahlaki bir kavrayışa sahip olabilen ancak deneyim dünyasında “eli” bulunmayan bir varlığa, yani “saf ele” sahip olabilecek birine seslenmektedir. Péguy der ki: “Biz ise, sertleşmiş, çatlamış, günahkâr ellerimizle, kimi zaman dolu ellere sahibiz.” Elin geleneksel felsefi anlayışında bir kırılmanın gerçekleşmesi ve elin, el/alet, el/ampute ya da el/ruh-dışı kapsamından bütünüyle çıkarak ruhun bir ifadesi veya tezahürü olarak kavrandığı ufka yönelmesi için, Hegel’i beklemek gerekiyordu.
Ruhun Fenomenolojisi adlı kitabın beşinci bölümünde, Hegel, el meselesine ve ona özgü felsefi konumu üzerine derinlemesine değinir: “özbilincin kendi dolaysız edimselliğiyle olan ilişkisinin gözlemi.” Burada bunu, fizyonomi ve frenoloji (kafatası bilimi, Schädellehre) gibi bilimlerin fenomenolojik temelini tartıştığı bir bağlamda söylemektedir. Peki ama nasıl? İlk olarak belirtilmesi gereken nokta, Hegel’le birlikte, paradoksun araç düzeyinden gösterge düzeyine taşınmış olması. İnsan bedeninin çizgilerini veya görünümünü, bedenin yüzü veya kafatası vasıtasıyla kendini ifade ettiği gibi okumamız gerekir. Ancak bu, anlamın ya da dilin alanı olan ruhun, insan bedenine ait olan bir “kemiğin” ifade ettiği şeyden ibaret olduğu anlamına gelmez. İnsanlığın özünü öğrenme çabasında, modern gözlemci bilimin esas alınmasına Hegel karşı gelmiştir. Hegel’in itirazı, “ruhun varlığı bir kemikten mi ibarettir?” (daß das Sein des Geistes ein Knochen ist?) gibi bir ifadeye yol açacak olmasından kaynaklanmıştır. Ancak kemik bir özne değildir. Hegel, tam olarak bu bağlamda, ruhun “dışı”, ruhun “içine” yalnızca bir organ olarak görünürlük kazandırabileceğini vurgular: “Konuşan ağız, çalışan el ve ayaklar.” Hegel’e göre: “Konuşan ağız, çalışan el, ve dilerseniz ayaklar etkin ve gerçekleştirici organlar”dır; bunlar etkinliği etkinlik olarak kendilerinde taşır ya da içsel olanı olduğu gibi kendilerinde bulundurur. Burada dikkat çekici olan, Hegel’in eli sadece ağızla değil, hatta dil ve emekle de elin birer dışavurumu olarak yan yana koyması: “Dil ve iş dışavurulmaktadır (tecelli etmektedir-Äusserungen), birey artık kendisini kendi içinde saklamaz ya da sahiplenmez; tersine, içsel olanın kendi dışına çıkmasına ve başkasına bırakılmasına izin verir.” El, ruhun içselliğini, bir öz-ifade biçiminde dışsallaşmasına ve kendisine gelmesine müsaade ederek ifade eder. Descartes’in öngördüğü gibi, el, ruhtan yalıtılmış dışsal bir varlık olmasının aksine, ruhu özü dışında somutlaştıran bir ifadedir. Hegel’e göre de, ağız, el ve ayak organları, yani dil ve iş, ruhun içi hakkında çok fazla şey söylemesiyle birlikte, çok az şey ifade etmektedir. “İçi dolaysız olarak kendisini anlatırlar; yalnızca ondan bir şeyi değil. Ama aynı zamanda onu anlatmazlar da; çünkü iç kendisini onlarda bir başkasına dönüştürmüş ve dönüşüm öğesine bırakmıştır.” Hegel’in bu önermesinin en büyük felsefi kazanımı: Elin edimselliğinin “çifte, karşıt anlamı” (die doppelte, entgegengesetzte Bedeutung) “ya iç bireyselliğin kendisidir ve onun ifadesi değildir ya da dışsal bir şey olması bakımından içsel olana karşı özgür bir edimselliktir.” Organın aranılan ifadeyi sunamamasının ürünü bu muğlaklık, Hegel’i, sorguyu “iş”ten “işaret”e taşımak zorunda bırakmıştır.
Burada elin ne yaptığına değil, neye işaret ettiğine bakmak mümkün olmuştur. Burada el bir takımyıldızına, okumamız gereken bir avuç içi çizgilerine dönüşür. Hegel’e göre de bu el çizgileri, insanın hayatı uzun mu yoksa kısa mı olacağı hususunda, “tekil insanın yazgısı” bakımından tamamen dışsal bir olgudur. Ardından şöyle devam etti: “El kuşkusuz yazgı bakımından bu derece dışsal bir şeymiş gibi görünmez; tersine, ona içsel bir şey olarak aittir. Fakat elin, bireyselliğin yazgısı açısından kendi başına ne olduğunu temsil etmesi gerektiğini görmek kolaydır; çünkü el, konuşma organından hemen sonra ve en iyi biçimde, insanın dışsallaştırmaya ve gerçekleşmeye ulaştığı şeydir. O, kendi mutluluğunu yapan, ruhla dolu yapıcıdır. Onun hakkında şöyle denilebilir: İnsanın yaptığı şey onun varlığıdır. Çünkü el, insanın kendini tamamlamasının etkin organı olarak, ruhu veren biri olarak mevcuttur; insan özünde kendi kaderi olduğu için de el, bu ‘kendi başına olan’ı ifade edecektir.” El çizgileri ile yazgı arasında teolojik olmayan bir çeşit bağ mevcuttur. Belirli bir şey, yani dışsal bir şey söylemeksizin, bir çeşit özün içselliğinin, kendinde her zaman gömülü tutulan bir gizemin tabiridir. El salt bir organ değildir; organ olarak ele alındığında hiçbir anlam ifade etmez. bir organ değildir. Dolayısıyla, Hegel, el sembolizmine, elin bir organ olması sınırları içerisinde yaklaşmak, onu dışsal bir ilişkiye indirgemek olarak saymıştır: “İç ve dışın birbirlerinin dışına düştüğü ilişki.” Öznenin içselliği kendisini bir organ olarak ifade etmez; tersine, bilincin göremediği şeye işaret eden bir “dışavurum” türü olarak ifade eder. Eli ayırt eden şey, onun organ ile eylem arasında orta bir noktada bulunmasıdır: Elin ne olduğu ile ne yaptığı tam olarak çakışmaz. Zira Hegel’in ifadesiyle, organlar içselliğin birer ifade biçimleri olamazlar (als Ausdrücke des Inneren), nitekim elin bütün eylemleri; bilinçli bir olgu (eine Tat) olma vasfını yitirerek verili bir olguya dönüşme tehdidi altındadır. Başka bir deyişle, bizden tamamen kopuk, saf bir dışsallık içinde dağılma riskini taşır. Bunun sonucunda bizdeki içsel olanla ilişkisini kaybeder. Fakat insan yazgısıyla ruhsal bir ilişkiye yalnızca var olmakla değil, eylemekle girer. Kendi yazgısıyla ancak ellerini varoluş araçları olarak kullanarak ilişki kurabilir. İnsanın bütün eylemleri kendi varlığının tamamlanması adına yapılır. Bu, insanın kendi yazgısına onun yaratıcısı olarak müdahale etmesi; yani yazgısına, onun özü olan ruhu üfleyen varlık olarak oradaki varlığını göstermesi adınadır. İnsan, varlığını tamamlamak, yani kendi yazgısında hazır bulunmak için eylemde bulunur; çünkü o, kendi yazgısının kurucusu, yani kendisine ait olan ruhun yazgısını kendisine bağışlayandır. İnsan kendi yazgısıdır. Fakat bu yazgısını kendisinden kopuk dışsal bir güçten alması anlamında değil; aksine, ona kendisini uygun biçimde ifade eden bir yazgı vermesi anlamına gelir. Hegel’e göre ifade ne olduğumuza ve ne yaptığımıza ruhun yaşamını bağışlamak demektir; onları, içselliğimizin görünüşe geldiği, dışa vurulduğu ve gerçekleştiği şeyler olarak kavramaktır.
Hegel ayrıca şunu belirtir: “Böylece elin yalın çizgileri, sesin tonu ve dilin bireysel belirlenimi olarak sesin hacmi, yine bu dilin kendisi, el aracılığıyla sesten daha kalıcı bir varoluş kazandığında, yani yazı ve daha doğrusu el yazısı olarak kendi özgüllüğü içinde ortaya çıktığında, bütün bunlar içsel olanın ifadesidir. Öyle ki ifade, basit dışsallık olarak, fiilin ve yazgının çoklu dışsallığı karşısında içsel olan gibi davranır.” Hegel, eli organik alandan ruhsal ufka çıkarmıştır. El artık ne olduğuyla değil, ne söylediğiyle ifade edilir. El çizgileri daha geniş ruhsal bir haritanın bir parçasıdır: Sesin tonunu ve yüksekliğini de içermektedir ki bunlar da sırasıyla daha geniş bir haritanın birer parçasıdır: O da dildir. Bu, herhangi bir dil değil, elle yazılmış dildir; yazılı ya da el yazması dil. Sanki yazı (Schrift), elin çizgileriyle (Handschrift) çizilmiş bir şeydir; sanki dilin harfleri, ruhun harfleridir. Ve ansızın el eksen değiştirir, doğanın nesneleri olarak organların yalın dışsallığından, eylemin (elin organik olmayan bir biçimdeki çalışmasının) o ‘çok katlı’ dışsallığına ve yazgıya (bilincin yaşamını, ruhun dünyadaki dışavurumlarından biri olarak oluşumu) doğru kayar. Böylece “dışsal” olan, zorunlu olarak “dış”a ait değildir. El dış bir organ olmasına rağmen, eylemi bir yazgının ifadesidir. Dolayısıyla el eylemi ruhsal bir eylemdir. Hegel’in varsayımıyla, yazı elin en seçkin eylemidir: o sadece elin “çizgilerini” insani “ses tonunun” seviyesine taşır. Dili, dönüştürücü bir mecra olarak kullanarak, ruhlarımızdaki içsel olanı bir “ifadeye”, yani bir “eylemin” tarihselliği dışına veya “yazgıya” dönüştürerek bunu gerçekleştirir. Her yazı bir yazgı içerir. Bunu el aracılığıyla herhangi bir organik varlıktan daha köklü bir varlık kazanmasıyla elde eder. Bu, dilin varlığıdır. Ancak dil, yalnızca ağzın dili değil, aynı zamanda yazının dilidir; üstelik yazı, el yazısı (Handschrift) olarak düşünüldüğünde, evrensel ruha uygun dışavurumu sağlamaktadır.
Kendine kapalı bir “iç” yoktur; sadece “eylemin ve yazgının özü” olmayı hak eden bireye özgün (Eigentümlichkeit) veya “belirli doğa” vardır. Bireyin ağzında, elinde, sesinde ve elyazısında özgün olması, o “iç”in bir ifadesidir. Böylece birey, dünyadaki etkin gerçekliğinde (seiner Wirklichkeit in der Welt) kendisini dışa vurmadan önce, zaten kendi görünüşüne ve dışsallığına; yani iç dünyasını ifade etme tarzına sahiptir. İnsan, dünyada ancak kendi yazgısını üstlendikten sonra, yani içselliğini ağzında, elinde, sesinde ve el yazısında görünür kıldıktan sonra dünyadaki gerçekliğine ulaşır. Bireyin ilk varlığı dünyada değil, kendi bedenindedir. Hegel’in dilsel ustalığı, Äusserung teriminde hem “dışa vurumunu” ya da içselliğinin ifade edilmesini hem de görünmeyenin görünür olanda dışsallaşmasını bir araya getirebilmesinde yatar: El çizgileri, (yüz veya ses…) insanın kendi içindeki göremediği ruhsal tezahürü veya dışavurumudur. Mesela, bu görünmeyen, el çizgilerinde “ifadesel” ile “dışsal” olanı ayıramamasıyla ortaya çıkar. Bu sebepten dolayı, Hegel, paradoksa benzer şu cümleyi kurar: “Bu hatlar ve bunların hareketi, bu kavrama göre, alıkoyulan ve bireyde kalan eylemdirler, ve bireyin edimsel eylem ile bağıntısı açısından, bireyin o eylem üzerindeki kendi denetim ve gözlemini oluştururlar, edimsel dışavurum üzerine yansıma olarak dışavurumdurlar.” El, aynı anda ve birbirinden ayrılmaz bir biçimde hem “dışsal” bir organ hem de derin kişiliğimizin bir “dışavurumudur”. Ses ve el yazısı da aynı yapıya sahiptir. Dışsal olan dışsallığıyla yetinmeyen bir fenomendir. Yani, içselliğimizin dışsallaşmasının biçimidir. Bu dışsallaşma, ancak ruhun ait olduğu kültürel dünyanın yansımasıdır. Ona ait olduğumuz kadarıyla kendimizi ifade ederiz. Filozofların eli, ait oldukları dünyanın eli üzerine bir tefekkürdür.
Kaynakça
el-Miskînî, Fethi. el-Hicra ilâ el-İnsâniyye (İnsanlığa Göç). Hindawi Vakfı, 2024, ss. 171–178.