Filozofların Dili Manipülatif mi?
Fazilet Ceren Efendioğlu
İnsan doğar, yaşar, büyür ve ölür. Kaderini değiştirmek için yüzyıllardır uğraştığımız insanlığın büyük sonu bir cümlenin altı kelimesine böyle sığar işte. Peki, koca insanlığın içine sığmış o tek bir insanın hayata sığdırdıkları? Doğduğun gün adı mutluluk, yaşarken huzur, büyürken umut, ölürken hüznü kucaklar. İnsanlığın sınavında bütün duyguları yaşar. Yaşadığı her gün için bazen bir şükranı, bazen bir isyanı, bazense yalnızca vedayı sayıklar dudaklar. Ama gözünü açıp da dünyaya “varım ben, yaşıyorum şu anda, nefes alıyorsam vardır bir anlamı, bulmalıyım onu da” diyen hangi insan hiç sorgulamadan göçüp gider bu dünyadan.
"İnandığınız şeylerin size ait şeyler olduğundan ne kadar eminsiniz?"
Kant’ın dediği gibi sebebini bilmediğimiz ama hepimizin hissettiğini bildiğimiz bir şeyler varsa ve o şey gelip de takılıyorsa hayatımıza, durma noktasına geliyorsa her şey… Ya hayatımızı durdurmalı ve söküp atlamalıyız hayatımıza takılı o kılçığı ya da öğrenmeliyiz onunla yaşamayı. İşte bu ikilemdir bilmeden hissettiğimiz, bazense hissederken bildiğimiz o tanıdık çaresizlik. Neden diye sormamız, zorunlu muyuz diye sorgulamamız, kalıplardan çıkmak için zorlamamız yani hayattan sıkılmamız ve kaçmak için bir neden, bir felsefe aramamız… Belki hepsi o tanıdık hissi anlamamız içindir. Belki soru da sorun da çözüm de kazanç da tek ihtiyaca gebedir. Anlama ihtiyacına… Neden doğdun, neden yaşadın, neden büyüdün, neden öldün…
İnsanlar ikiye ayrılır en temelde; birinciyi seçenler ikinciyi seçenler… Hayatlarını durdurup o kılçığı çıkartmak için uğraşanlar, o kılçıkla yaşamaya razı olanlar. Her iki tarafında hayatında karanlık bir boşluk vardır ne yaparlarsa yapsınlar görmezden gelemedikleri. İlkinin boşluğu; farkındalığın acısını taşır. Bir sorun olduğu ama çözümü bulamadığının farkındalığını. İkinci ise, neyin dolmadığını anlayamamanın verdiği hayat sancısını. Çünkü en temelde her insan bilir bir mucize olduğunu. Nefes alışından verilişine, konuşmasından yürümesine kadar, bilir bir mucizenin parçasını taşıdığını. Rüzgâr tenine değerken, gemileri kaldırıp bir taşı batıran denizde yüzerken, “en zeki canlı benim” deyip atomu anlamazken bilir insan, bir mucize eseri var olduğunu, bir mucizede var olduğunu. Mucizenin ne olduğunu bilmez belki ama kalbine dolan o şükran duygusunu, yaşamı boyunca en az bir kez gelen o farkındalık hissini sezer kalp, anlar akıl. İşte böyle anlarda sorgular insan, bir mucizenin ortasında ömrünü harcarken… Para kazanıp evini geçindirmek için sabah uyanıp akşama kadar bir başkası daha çok kazansın diye hayatından, anılarından, umutlarından eksiltirken… Geri dönüp baktığında ben bunun için mi var oldum, der kalan dakikalarını sayarken. O zaman gelir ilk kıvılcım. Başlar ben kimim sorusu ben neden varım sorusuyla beraber. İşte tam o an bir kez daha ikiye ayrılır insanlar yeniden; hayata takılanlar ve hayatta takılanlar…
Manipülasyon
Manipülasyon nedir? Bizi kim manipüle eder? Bu iki kritik soru doğru cevaplandığında hayatta takılanlar da hayata takılanlar da o karanlık boşluklarına bir çözüm yolu bulurlar. Ancak cevaplandığında bu sorular fark etmeksizin nerede ve kim olduğumuz hayatımızda o tanıdık çaresizliği yenebiliriz. Doldurabiliriz eksik yanımızı. Ne o kılçıkla yaşamayı öğrenmek zorunda kalmadan, ne de o kılçığı çıkartmak için zaman harcamadan nefes alabiliriz, özgürce. İşte o zaman çaresizce hayatımızdaki şeyleri değiştirmeye çabalamayız. Hayatımızı değiştiririz. Çok saçma değil mi? Yaşamımızdaki o derin boşluk, anlamlandıramadığımız onca şey, sorguladığımız benliğimiz, çözmeye çalıştığımız doğamız… Yani her şey… Her şey tek bir kelime de var olup nasıl cevap bulabilir? Çok saçma değil mi? Eğer öyleyse, bu kadar saçmaysa sizin için, bir saniye, kapatın gözlerinizi, durdurun hayatı sadece bir saniye. Doğduğunuz andan itibaren var olan her şeyi, her hareketi, her davranışı her sözü gözlerinizin önünden geçirin, sadece bir saniye. Hangisi gerçekti, hangisi yalan? Annenizi babanızı öğrettiler. Bu su, bu kitap dediler. Önce konuşmayı, sonra susmayı, önce istemeni, sonra istediğinden vazgeçmeni söylediler. Önce doğru olan, sonra ahlaklı olan dediler. Çocukluğunuzu hayal edin. Yalan söylemeyin dediler, sevmedikleri arkadaşları “Geliyoruz.” dediklerinde, evde yokuz dediler. Yetmedi mi? Tamam, büyüyelim biraz daha. Ellerimizden tutup bize sormadan, istemeden bazen korkarak ve ağlayarak sonra başımız önde, razı kalarak okula götürdüler. Bilmediğiniz bir sisteme on iki yılınızı vermek zorundasınız, dediler. Ne için?
Türkçede alfabeyi öğretiler, İngilizcede aynı harfleri başka şekilde seslendirdiler. Neden değişti diye sorduğunuz da, ne dediler? Kural bu. Kural koyanlar kurallara uymadılar. Bize yasak olanları yaptılar. Ne dediler? Liyakat bu.
Durdunuz, belki de durmadınız. Sorguladınız. Kabul etmediniz ve şanslıydınız. Sizin gibi sorgulayanlarla tanıştınız. Onların sözlerinde doğruyu aradınız. Ne dediler? Felsefe bu. Burada cevapları değil doğru soruları bulabilirsiniz. Ama her bir filozofla başka bir cevaba ulaştınız ve sizi başladığınız nokta da bıraktılar. Peki ne bu? Manipülasyon tam olarak bu.
Doğduğumuz andan itibaren aradıklarımız cevaplar değil mi? Kaçımız sadece kendine ait bir cevap bulabildi? Kimseden yardım almadan, hiçbir şeyden etkilenmeden geçmiş ve geleceğe dair hiçbir şeyi hesaba katmadan sadece sorunun var olduğu cevaba kaçımız ulaştı? Her cevabı öğreniyor ve uyguluyor muyuz orası bilinmez ama elimize bir şans geçseydi ve o mutlak doğru olan kesin bilgiye ulaşabilseydik, uygulayabilseydik ya da gerçekten doğru cevapları öğrenebilseydik, ilk adım önce bu iki kritik soruyu cevaplamamızdan geçerdi. Manipülasyon nedir? Bizi kim manipüle eder?
Belki farkındasınız, belki değilsiniz ama her şey ve herkes belki ben bile bir yerde sizi manipüle etmeye, inandığıma inandırmaya başladım bile. Bunu bir de birkaç bilimsel örnekle destekleyip değerli sözlerle süslemiş olsaydım, kelimelerin büyüsünün üzerinizde ne denli etkili olabileceğini fark eder miydiniz?
“Çerçeveleme etkisi” teorisine göre aynı bilgiyi farklı kelimelerle kullanmak, insanların kararlarını, duygularını ve hatta düşüncelerini değiştirebilirmiş. Daniel Kahneman ve Amos Tversky’nin “framing effect” çalışmaları detaylı incelendiğinde, dilin ve ifade biçiminin manipülatif etkisinin bilimsel olarak nasıl temellendirildiğini görebilirsiniz. O meşhur örnekte olduğu gibi: Yüzde 10 hayati riski var yüzde 90 yaşama ihtimali. Birisi sevdiğinizin hayatı için böyle bir cümle kurmuş olsaydı. Düşündüğünüz ilk şey ne olurdu? Yüzde 90 yaşayacak mı? Ya tam tersi kurulsaydı o örnek. Yüzde 90 yaşama ihtimali var, yüzde 10 hayati riski. Şimdi ilk ne düşünür ilk ne hissederdiniz? Yüzde 10 çok yüksek bir rakam mı geldi bir anda? Düşüncenizi ne değiştirdi? Kelimeler mi değişti rakamlar mı?
İnandığınız şeylerin size ait şeyler olduğundan ne kadar eminsiniz? Bildikleriniz ne kadar gerçek? Siz aslında kimsiniz? Ya da siz kimlerin fikirlerinden oluşuyorsunuz? Sizi tanımlayan şeyleri ne kadar siz var ettiniz?
Kör olmak ya da hayata başka gözlerde bakmak...
Aç kalmak ya da en güzel yemeği beklemek...
Ölmek ya da yeniden doğmak...
Aradaki farkı siz yaratmadınız. Ben de yaratmadım. Duygu geçişleri bile bize, size bana ya da sana ait değil. Hepsi tek bir şey şeye ait; kelimelere. Kelimelerin açtığı farklı pencerelerden ibaret hepsi. O kelimelere bakabildiğimiz kadarını görüyoruz. Bize izin verildiği kadarınaysa bakabiliyoruz. Üstelik bu kültürden kültüre bile değişebilir, sabit değildir. Yani bu geçişler kelimelere ya da duygulara ait bile değildir. Kesin değildir. O kadar karmaşıktır ki, birisini duyarken içimizin neden sızladığına da diğerinde yüzümüzün neden güldüğüne de özünde bir anlam veremeyiz.
İkna eden, bildirdiğine inandıran, aydınlanma yaşatan ve yetindiren şey yani bilgiye çok benzeyen ve en iyi ihtimalle onun yanından geçen ama ne o olan ne de gerçek olan şeydir manipülasyon. O yüzden kafa karıştırır. O yüzden neden üzüldüğümüzün neden sevindiğimizin farkına varamayız. Duygularınızla oynayan manipülatif dil inanmadığınız bir şeye sizi kolayca ikna edebilir ya da inandığınızı sorgulatabilir ki bu ilki kadar büyük bir şeydir. Neden? Çünkü manipülasyonun özünde, varoluşunda bu vardır. İyi bir amaçla bile olsa içinde kandırma, aldatma ve yetindirme taşır. Bu yüzden tehlikelidir. Manipülasyonun kötü olmadığı iddiasında bulunanlar, ya düzenin sağlanmasının en iyi yolu olduğu gerekçesiyle ki buna en çok başvuranlar siyasetçilerdir. Ya da kişinin inandığını bir başkasına aktarırken yolu kısaltma aracı olarak kullanmasını gerekçe gösterirler, en büyük örnekleri de din adamları ya da filozoflar değil midir? Sizin takdirinize bırakıyorum. Eğer mutlak doğru bilgiye sahip olduğunuz ve ne olursa olsun hata yapmadığınıza dair kuvvetli bir inancınız varsa, bunun doğru olduğunu varsayabilirsiniz. Platon gibi…
Platon Devlet’teki diyaloglardan birinde yeni kurmak istediği devlet düzeninden bahseder. Bu devlet düzeninde yönetici sınıf için aile kavramı yoktur. Platon’un kurduğu yeni devlet düzeninde halk üç kademeye ayrılacaktır. Altınlar, gümüşler ve tunçlar… İnsanları yaratılışlarından getirdiklerine göre ayıran bu sistem de ne kadar soylu olduğun ya da ne kadar zengin olduğun önemli olmayacaktır. Eğer zihniniz felsefe yapmaya yatkın değilse asla altın sınıfta olamazdınız. Platon’un hayalini kurduğu bu devlet sistemini gerçekleştirmek demek bütün Atina’nın devlet sistemini, yaşayış şekillerini, kültürlerini ve hatta bir nokta da inançlarını değiştirmek demekti. Haklı olarak Platon’un 3. kitabında Sokrates’in öğrencileri ona soracaklardı: “İnsanlara bu sistemi nasıl kabul ettireceğiz?” Sokrates’in ağzından Platon’un cevabı; “İşte o zaman onlara yalan söyleyeceğiz. Onlara mitlerden alıntılar yapacağız ve onları buna inandıracağız.” bu sözlerdi ve işin ilginç kısmı bunu bu şekilde net olarak ifade etmeden bunu söylemiş olmasıydı. Belki bu kadar net olmuş olsaydı daha az suçlu sayılır mıydı? Platon’un deyimiyle “Soylu yalan”’ı avunacak bir dal bulur muydu? Bu aslında bir filozofun kaleminden dökülen manipülasyonun en güzel örneklerinden birisidir ve aklımıza şu soruyu getirir:
Diyaloglarında Platon daha neleri saklıyor? Neleri söylemeden söylüyor?
Diyaloglar detaylı incelendiğinde görülen en büyük şey şu: Bir konunun var olabilecek bütün ihtimalleri ele alındıktan sonra Sokrates’in söyledikleri gerçeğe ve doğruya en yakın hâle indirgenir ve insanı ister istemez “Evet, doğru olan bu, bundan bir başkası olamaz.” hissiyatına götürür. İşte manipülasyon budur.
Mesela diyaloglardan bir örnek vermek isterim:
“İyona, sence geleceği görebilir miyiz?” diye sorar Sokrates.
“Göremeyiz, Sokrates.”
“Rüya görmüyor musun?”
“Görüyorum, Sokrates.”
“Peki, gördüğün rüyalardan bazıları gerçekleşiyor mu?”
“Bazıları gerçekten gerçekleşiyor, Sokrates.”
“O zaman demek ki bazen rüyalarında gelecekten bir kısım görüyorsun.”
“Evet, bazen rüyalarımda gelecekten bir kısım görüyorum, Sokrates.”
“O zaman kısmen de olsa geleceği görebiliyor musun?”
“Evet, kısmen geleceği görebiliyorum Sokrates.”
Bu örnekte görüldüğü gibi ilk diyaloglar soruyla başlar. Daha sonra Sokrates, o soruyu sorularla devam ettirir ve karşı tarafı istediği noktaya getirene kadar sürdürür.
Anın içindeyken zaman, insanlar, olaylar, hatta bazen biz bile, yanımızdan geçip gider gibi oluruz. Hayat gailesi tam olarak böyle zamanlarda bizi avuçlarına kıstırmıştır belki de ve biz ya çok sonralarında ya da neredeyse sonra olacakken dönüp bakarız. Ne çocukça kavgalar, ne zamansız vedalar, söylenmemiş sözler, göremediğimiz bir çok şey içindeyken değil, dışına çıktığımızda yani çok sonrasında fark edilebilir olur. Zaman, belki de biz kendimiz olamadığımız her gün bir öncekinden daha hızlı geçip gider, belki de kendimizi bulmaya çalışırken başkalarının hayallerine, arzularına, isteklerine kurban gittiğimizde… Soylu yalanlar kader ağlarımızı ördüğünde…
Şimdi sizden içinde var olduğunuz şeyin dışına çıkıp, dışarıdan bakmanızı istiyorum. Yukarıda okuduğunuz diyalogda gerçekten geleceği görebileceğimize inandınız mı? Gerçekten, çıkan rüyalarımızdan insanın geleceği görebileceğine dair bir fikir elde edebildiniz mi? Platon, Sokrates’i konuşturarak burada sizi etkileyebildi mi? Etkilemiş olmak isterdi büyük ihtimalle. Ancak böyle bir diyalog Platon’un herhangi bir kitabında ya da diyaloglarında yok. Bunu ben uydurdum. Onun yazım stiline benzeterek. İşte bu da ikinci manipülasyon türü. Ben sizi ne kadar ikna edebilirim? Aynı sözü Platon’un söylediğini düşündüğünüzde ne kadar ikna olursunuz? İnsanlar hayattaki başarılı, değerli ve önemli olduklarını düşündükleri insanların, sözlerini duyduklarında olduğu gibi ve doğruymuş gibi algılama eğilimindedirler. Çünkü onlar büyük insanlardır, büyük fikirlerdir ve genellikle doğruyu söylerler.
Mesela hepimizin duyduğu bir giriş vardır:
“İsviçreli bilim adamlarının söylediğine göre...”
İsviçreli bilim insanlarının yaptığı her çalışma sanki doğruymuş ve geçerliymiş gibi hemen bizi çeker ve daha duymadan etkileniriz. Bu etkilenme olumlu da olabilir olumsuz da bu anlayış bizim zihnimize çevre tarafından yerleştirilmiştir.
Platon bir felsefecidir. Eğer onun kadar iyi değilsen, kendini kanıtlayamadıysan, bazen sadece kendine kanıtlayamamak bile yeterlidir, onun sorgulamasına girdiğin zaman onun dediklerine uymak zorunda kalırsın. Descartes’ın cümlelerini okuduğunda onun gibi düşünürsün. Descartes, “Düşünüyorum, öyleyse varım.” deyip bir gerekçelendirme kurduğunda, çok az insan onu eleştirerek analiz yapma girişiminde bulunur. Diğerlerimiz, onun söylediklerinin mantık çerçevesinde ne kadar geçerli olduğunu varsayarak “Evet, doğru demiş.” hissiyatına kapılırız. İşte filozofların dili bu noktada manipülatiftir. Çünkü filozoflar karşı tarafı ikna etmek için yapabilecekleri en güçlü silahla karşı tarafa yönelirler: Mantık. Bütün diyaloglara, bütün yazılara, bütün makalelere baktığımız zaman bütün sistemin mantık çerçevesinde ilerlediğini görürüz. Burada kastedilen mantık, felsefenin içindeki bir bilimdir.
“Bütün insanlar ölümlüdür. Sokrates bir insandır. O zaman Sokrates bir ölümlüdür.”
Bu mantık önermelerinin çeşitlerinden bir tanesidir. A, B’dir; B, C’dir; o hâlde A, C’dir anlamına gelir. İşte diyaloglar da bu şekilde ilerler. Demin yukarıda gördüğünüz benim tarafımdan uydurulan örneği buna uyarlayabilirsiniz:
“İnsanlar rüya görür. Rüyalar gelecekten habercidir. O zaman insanlar gelecekten haber alabilir.”
Bu mantıkla gidilen bütün yazılarda insan zihni otomatikman bunun geçerli ve akıl yürütülebilir bir şey olduğuna ikna olur. İşte gerçek bir felsefecinin ya da bir filozofun yaptığı, bu noktayı sorgulamak ardından bir ikna aracı olarak kullanmaktır. Bu mantık önermesinin ismi; Modus Ponus’tur. Modus Ponus önermesiyle kurulan argümanın kesin ve doğru olmasına gerek yoktur elbette. Hayali ve saçma şeyler de önerme olarak yazılabilir. Bu yüzden buna ikna aracı diyor olmam yersiz görünen bir benzetme sayılabilir. Gerçekten sayılır mı? Manipülasyon tam olarak nedir? Kesinliği kanıtlanmamış ancak oldukça akla yatkın gelen bu önerme türünden üretilen hayali ve gerçek olmayan anlamsız şeyleri ikna aracı olarak kullanmadıklarını zannetmemiz, manipülasyon tam olarak bu da değil midir? Neyin neden olduğunu asla tam olarak bilemeyecek olma durumu. Bir şey mantıklı, doğru ve geçerli olabilir; ama bu kesin midir ya da kesin bilgiye yaklaşan bir şey midir? Ya da doğru gibi görünen şey her zaman doğru mudur? İşte manipülasyonu önlemek ya da manipülasyonun içinden çıkmak istiyorsak, fark etmemiz gereken ilk şey budur.Yakalandığımız o boşluk hissi bize ait olmayan doğruların bizi çerçevelemesinden kaynaklandığı için belki de kendi doğrularımızı arıyoruz. Kesin bilgiye muhtaçlığımız bir şeyi bilme ihtiyacından. Ve ne olursa olsun hangi yolu seçersek seçelim buna muhtaç kalmaya devam ediyoruz. Kesin bilgiye ulaşmak istiyorsak ve doğruyu kendi doğrularımızı bularak ilerlemek istiyorsak, yapmamız gereken ilk şey; çizmemiz gereken ilk şey manipülasyonun üstüdür. Ve bu yolda hiç kimseye güvenemeyeceğimizi, sorgulamaktan, şüphe etmekten ve karşı çıkmaktan başka elimizde bir şey olmadığını bilmemizdir. Belki ancak o zaman hayatımıza takılan o kılçıktan kurtulur, hayat denilen, sonra simülasyon olduğu söylenen bu belirsiz dünyada bir düzen kurabiliriz.
"Düşünüyorum, öyleyse varım."