Objektivizm ve Anlamın Çokluğu Üzerine

Muhammed Abdullah Selvi


“Objektif olmak” kavramıyla hepimiz günlük hayatımızda sıkça karşılaşıyoruzdur. Mesela bir konu üzerine konuşurken, bir fikir beyan ederken, bir bilimsel araştırmanın sonuçları üzerine incelemeler yaparken ve daha birçok alanda, mikro düzeydeki ilişkilerimizden makro düzeydeki ilişkilerimize kadar tesiri altında olduğumuz bir kavram “objektiflik”. Peki hiç bu kavramın kökeni, nasıl ortaya çıktığı ve insanlığın düşünce tarihinde nasıl bir seyri olduğunu merak ettiniz mi? Kelimeler hiçbir zaman ilk ortaya çıktıkları dönemde ihtiva ettikleri anlamlarla sınırlı kalmazlar. Mutlaka zaman içerisinde muhtevalarına birtakım eklemeler, bazen de birtakım çıkartmalar yapılır. Bu değişimler hem fertlerin anlam dünyalarının gelişimiyle hem de tarihsel ve toplumsal ölçekte yaşanılan birtakım ilerlemeler veya gerilemeler neticesinde gerçekleşirler. Nasıl ki bireyler arasındaki iletişimin boyutları, ilişkilerini kurdukları bağlamlar üzerine çeşitlenir; aynı bu şekilde toplumların da kelimelerin kendileriyle kurdukları ilişkilerin bağlamları, onlara yükledikleri anlamların çeşitlenmesinde büyük oranda etkilidir. 

"Kendi kültürel ufkumuzu, dilimizi ve önyargılarımızı “objektiflik” adına terk ettiğimizde; sadece tarafsız olmuyor, aynı zamanda kendimize ait olan anlamlandırma yetimizi de feda ediyoruz."

İşte “objektif” kelimesi de insanlığın düşünce tarihinin belli bir döneminde doğmuş ve zamanla, içerisinde kullanıldığı bağlamların etkisiyle içerdiği anlamlar çeşitlilik ve artış göstermiştir. Günümüzdeki popülerliğini ise en çok bilim insanlarına ve onların bilimsel jargonlarına borçlu olduğunu söylersek zannediyorum ki yanlış bir şey söylemiş olmayız. Biz bu yazımızda öncelikli olarak “objektif” kelimesinin kökenini ve ilk kullanılmaya başlandığı zamanlarda ne amaçla kullanıldığını, daha sonra da süreç içerisinde hem felsefi literatürde hem de bilim dünyasında kendisine nasıl bir yer edindiğini, son olarak da bugün dilimize yerleştiği haliyle ne gibi sorunlara yol açtığını inceleyeceğiz. Sorunlara yol açmak diyorum çünkü farkında olsak da olmasak da bu kelime fazlasıyla değer yüklü bir kelime ve dolayısıyla değer yüklü kelimelerin o değerleri neden, nasıl ve hangi koşullar altında kazandığını yeterince sorgulamazsanız, o değerleri yükleyen kimselerin zihin şablonlarını da miras alırsınız. Bu miras alma, şuurlu bir şekilde gerçekleşmediği takdirde kendinize ait olmayan bir anlam dünyasıyla düşünür, konuşur ve yaşamaya başlarsınız. Bu da uzun vadede meselelere tek bir cihetten yaklaşmanıza ve sizin olmayan birtakım önyargılara sahip olmanıza sebep olur. Bu da insanı düşünsel anlamda bir kıtlığa sürükler ki belki de yaşanmasını en son isteyeceğimiz şeylerden biri budur. 

Objektif Kelimesinin Kökeni 

“Objektif” kelimesi Latince kökenli olup obiectivus sözcüğünden türetilmiştir. Orta Çağ'da, kullanılmaya başlandığı zamanlarda bir nesnenin zihindeki temsili/görünümü anlamında kullanılıyordu. Mesela masanın üzerinde duran bir elma gördüğünüzde soyutlama yoluyla zihninizde onun bir imgesinin oluşması buna güzel bir örnek olacaktır. Ancak fark edeceğiniz üzere burada temsil hâlâ zihne, dolayısıyla öznenin kendisine bağlıydı. Özellikle Kant ve sonrası dönemde ise objektif kelimesi kişisel duygulardan, önyargılardan ve bireysel deneyimlerden bağımsız olan; herkes için geçerli olan anlamında kullanılmaya başlandı. İşte bu dönüşüm de kelimenin bugünkü kullanıldığı anlam için ana zemini oluşturan şey oldu. Kişilerin kendi şahsi tecrübelerinden ve kendi zihin durumlarının bir sonucu olarak elde ettikleri bilgiler subjektif kategorisinde yer alırken hiç kimsenin deneyimine bağlı olmayan ve herhangi bir önyargı, duygu barındırmayan bilgiler objektif kategorisine koyuldu. Tahmin edeceğiniz üzere bu tür bilgiler daha çok “bilimsel bilgi” olarak isimlendirildi. Çünkü bu tarz bir bilgi edinme ancak ve ancak belirli koşullar altında mümkün olabilir; bilginin nesnesi olan şeyin gözlemlenebilmesi, üzerinde deney yapılabilmesi, tekrarlanabilmesi ve ölçülebilir olması gibi kriterler bu koşullara örnek olarak verilebilir. Bilimsel olarak mutlak bir objektiflik durumunun mümkün olup olmadığı ise apayrı bir tartışma konusudur ve bu soru daha çok bilim felsefecilerinin cevaplandırması gereken bir sorudur. Ancak bizim odaklanacağımız sorun, bu türde bir objektif bilginin (eğer varsa) üzerinde araştırma yaptığımız her sahada mümkün olup olmadığı olacağından dolayı önce “objektif bilgi” kalıbını açımlamamız gerek. 

Bilgi ve Olgu Arasındaki Fark 

Öncelikle bilgi ve olgu dediğimiz şeylerin birbirinden farklı olduğunu ve bu farkın ne olduğunu çözümlemek zorundayız. Çünkü genellikle “objektif bilgi” dendiği zaman insanların anladığı şey, bu ayrımın yeterince iyi yapılmamasından kaynaklı olarak yanıltıcı olabiliyor. Objektif bilgi, genellikle özneden bağımsız bir nesnellik iddiasıyla sunulur. Ancak burada “bilgi” derken tam olarak ne kastedildiğini iyi anlamamız gere kir. Çünkü bilgi kavramı genel kabule göre “gerekçelendirilmiş doğru inanç” demektir ve gerekçelendirme tahmin edeceğiniz üzere öznelerin zihinlerinden bağımsız bir durum değildir. Dolayısıyla burada büyük bir kavram karmaşası vardır. Objektivizm ve Anlamın Çokluğu Üzerine 53 Ufuk Felsefe Dergisi “Objektif bilgi” dendiği zaman gerçek ten de dış dünyada kendi tekil varlığı olan bir şey varmış da biz onu bul muşuz, ona sahip olmuşuz gibi anlaşılır. Oysa “orada” duran, kendisine şahit olduğumuz şey veya şeyler aslında olgu olarak isimlendirilirler. Mesela yağmurun yağması, güneşin doğması veya bir taşı havaya attığınız zaman yere düşmesi gibi şeyler birer olgudurlar. Bilim de zaten bu tekrarlayan, belli bir döngü içerisinde gerçekleşen ve gözlemlenebilir, üzerinde ölçüm yapılabilir olguları incelemek için vardır. Dolayısıyla bize bir şey objektif veya bilimsel bilgi kavramları altında sunulduğu zaman o bilginin mutlak manada bir objektifliği olmadığını ancak ve ancak belli bir olgu üzerinde yapılan araştırmalar sonucu öznelerin kendi zihin durumlarından, önyargılarından ve duygusal kar maşalarından olabildiğince arındırılmış olduğunu anlamamız gerekir. Çünkü öncesinde bahsettiğimiz üzere bilgi tanımı gereği bir tür gerekçelendir meye tabidir ve bu gerekçelendirme de öznelerden bağımsız gerçekleşmediği için “objektif bilgi” denilen şeyde mutlak bir objektiflik olmadığını söyleye biliriz. (Burada matematik, mantık ve teorik fizik gibi belli aksiyomlara dayanan soyut bilimlerde elde ettiğimiz bilgileri hariç tutuyoruz; çünkü onlar dış dünyadaki çıplak olguların gözlemlenmesine değil, zihnin kendi içsel, rasyonel ve tutarlı kurallarına dayanırlar. Dolayısıyla oradaki nesnellik, ampirik dünyanın değişkenliğine değil, a priori bir sistemin kendi iç tutarlılığına bağlıdır. Bizim burada eleştiri oklarımızı yönelttiğimiz saha, doğrudan doğruya dış dünyadaki olguları anlama ve yorumlama iddiasında olan beşerî ve ampirik sahalardır.) 

Anlam ve Yorumlama 

Görüldüğü üzere, bilgi ne kadar titiz bir gerekçelendirmeye tabi tutulursa tutulsun; olgu ile aramızdaki o mesafeyi kapatmak için bize sadece veri sağlar. Ancak bu veri, kendi başına yani yalnız veri olmaklığıyla bize hiçbir şey sunmaz. Bu veriyi elde eden, kabullenen ve onunla ne yapacağına karar veren biz oluruz. İşte bu kısım da tam olarak olguyu anlamlandırma aşamasıdır. Mesela işten çok geç döndüğünüz ve aşırı yorgun olduğunuz bir gün odanıza girdiğinizde çalışma masanızın üzer inde en sevdiğiniz yemeğin olduğunu düşünün. Yemeği gördünüz ve “çalışma masasının üze rinde yemek olduğu” verisi artık sizde mevcut. Peki sonra? Büyük ihtimalle ilk yapacağınız şey “neden?” diye sormak olacaktır. Çünkü bu çıplak olgu, yalnız başına size bir şey söylemez, anlatmaz veya bir hikâye sunmaz. Belki aklınızda çeşitli ihtimaller uyandırır; ancak o süreci yönetecek ve bir sonuca bağlayacak olan sizsiniz. İlk sorunuzun ardından olguyu anlamlandırma süreci başlar ve anlam, doğası gereği tekil değildir. İnsanlar olarak bir şeye birden fazla anlam verebilme kabiliyetimiz vardır ve anlamlar çoğaldığı zaman işin içine zorunlu olarak yorumlama girer. Çeşitli anlam ihtimalleri arasından bazılarını diğerlerine tercih etmemiz; yaşadığımız, şahit olduğumuz ve bilgisi bizde mevcut olan şeyleri anlama noktasında daha açıklayıcı olanları öne çıkarmamız ise tama men bizim yorumlama ufkumuza bağlıdır. 

Anlamanın Ön-Yapısı ve Önyargı 

Biz insanlar şahit olduğumuz şeyleri anlar ve yorumlarken bunları hiçbir zaman boş bir zihinle yapmayız. Zihinlerimiz, içine doğduğu muz ailenin, kültürün ve tarihin etkisiyle şekillenirler. Bu şekillenme ise zihnimizde, Heidegger’in deyimiyle bir ön-yapı (Vorstruktur) oluşturur. (Varlık ve Zaman, 2026) Bu ön-yapı ise temelde 3 bölüme ayrılır; ön-sahiplik (Vorhabe), ön-bakış (Vorsicht) ve ön-kavrayış (Vorgriff). Ön-sahiplik anlamaya çalıştığımız şeyi içine yerleştirdiğimiz bütünsel zeminken (tarih, kültür ve gelenek gibi.), ön-bakış o şeye hangi açıdan baktığımız ve bakış açımızı belirleyen kriterlerdir. 

Son olarak ön-kavrayış ise o şeyi anlamak için zihnimizde önceden hazırlanmış kavramsal şemalar veya beklentilerdir. Anlama eylemi hep bu ön-yapı ile gerçekleşir. Yukarıda vermiş olduğumuz örneğe bakacak olur sak masanın üzerinde görmüş olduğum yemeği bir sevgi göstergesi veya tam aksine şüpheli bir durum gibi ele almamı sağlayan şey ön-bakıştır. Aynı zamanda bu tarz bir sür prizi anlamlandırma çabam da sahip olduğum ön-kavrayıştan kaynaklanır. Çünkü bu tarz sürprizlere daha önce şahitlik ettiğim için yine benzer bir durumla karşılaştığımda bu duruma belli bir beklentiyle yaklaşırım. İşte ön-yapı bu yönüyle insanın anlama eylemini gerçekleştirmesinde çok merkezî bir rol oynar. Heidegger için anlama, insanın dünyadaki varoluş biçimidir ve ontolojik bir önem taşır. Heidegger’in bu ontolojik analizini başka bir hermeneutikçi ve aynı zamanda öğrencisi olan Hans-Georg Gadamer alır ve onun ön-yapı dediği şeyi daha kışkırtıcı bir kelimeyle, önyargı (Vorurteil) olarak adlandırır (Hakikat ve Yöntem, 2009). Kışkırtıcı diyorum çünkü Gadamer’in yapmak istediği şey Aydınlanmanın “bütün önyargılar kötüdür ve atılmalıdır” fikrine karşı çıkmaktır. Aydınlanma hareketinin karşı çıktığı durumlardan birisi de Orta Çağ Avrupası’ndaki baskın Kilise rejiminin (Skolastizm), özellikle de yönetimde söz sahibi olan din adamlarının her türlü bilimsel ve felsefi çalışmaya Kutsal Kitap’a ilişkin yorumlamalarını dayatması ve bu yorumlarla çelişik gözüken herhangi bir yeniliğe karşı kapalı olmalarıydı. Onlar dünyayı Kutsal Kitap üzerinden okuyup anlamaya çalışmış ve aynı zamanda kendi anladıklarının tek hakikat olduğunu düşünerek anlama eylemini kendi dogmatik anlayışlarına hapsetmişlerdi. İşte Aydınlanmanın “önyargıdan arınma” tutkusu, bu dogmatik dayatmalardan kurtulma çabasının bir sonucuydu. Ancak Gadamer’e göre Aydınlanma, kilisenin otoritesini yık maya çalışırken farkında olmadan “önyargının kendisine karşı bir önyargı” geliştirmiş ve insanın tarihsel varlığını göz ardı etmiştir. Aslında o, bu tahrip edilmiş önyargı kavramını alıp rehabilite etmek ve kişinin anlama eylem ini gerçekleştirirken sahip olduğu önyargıları kendisinden kurtulunması gereken şeyler olarak görmemesini sağlamak istemiştir. Önyargıya yüklenmiş olan o negatif anlamı kabul etmemiş ve onu farklı bir biçimde yeniden yorumlamıştır. Gadamer’in Aydınlanma eleştirisi ise hem anlamanın doğasını hem de Aydınlanma hareketinin referans noktalarını göstererek neden objektiviteye bu kadar takıntılı olduğumuzu ifade eder. 

Miras Alınanlar 

Aydınlanma hareketi ve özellikle de bilimsel devrim sonrasında yaşanan gelişmeler, dogmatikliğin terkiyle ve aklın artık tek otorite olarak kabul edilmesiyle sonuçlanmıştır. Bununla beraber doğa bilimlerine verilen önem gittikçe artış göstermiştir. Doğa bilimlerinde uygulanmaya başlayan metotların kısa zamanda sonuç vermesiyle birlikte insanlığın büyük bir atılım gerçekleştirdiği şüphe götürmez bir gerçektir. Ancak bu metotların doğa bilimlerinde bu kadar işe yaraması ve adeta “objektif bilgi” için birer otorite olmalarıyla beraber insanlığın diğer araştırma sahalarında da bilimsel metodun kesinliğinin arayışına girilmiştir. Bu da bilimler hiyerarşisinde bir ayrıma gidilmesine ve doğa bilimleri ile beşerî bilimlerin arasının gittikçe açılmasına sebep olmuştur. Bilimsel araştırmaların sonuçlarının gündelik hayatta oldukça pratik faydalar sağlaması ve teknolojinin hızlı bir şekil de gelişmesine vesile olması, bilimin insan hayatına müdahale gücünü büyük oranda arttırmış ve onun otoriterliğini beslemiştir. Öte yandan beşerî bilimlerde, araştırma öznesinin insan olması hasebiyle gözlemlenebilen olgu lardaki çeşitlilikler çok fazla sayıda olduğu için doğa bilimlerinde olduğu gibi elde edilen veriler neticesinde sağlam çıkarım lar yapmak ve tümel kaideler koymak zor olmuştur. Bu da beşerî bilimlerin etki gücünü azaltmış ve doğa bil imlerinin yanında ikincil bir pozisyona düşme sine sebep olmuştur. Doğa bilimlerinin bu tür bir güç kazanması doğal olarak bilimsel bilgi ye öncelik verilmesini ve o da tabii ki neredeyse araştırma yapılan her sahada objektiflik vurgusunun artmasını sağlamıştır. Ancak fark edilmesi gereken çok önemli bir şey vardır ki Aydınlanma hareketi de bilimsel devrim de Avrupa’da gerçekleşmiştir. İlerleyen yüzyıllarda bu durum, sadece bir yöntem meselesi olmak tan çıkıp küresel bir zihin yapısına dönüşmüştür. Avrupa’da kilise baskısına karşı doğan bu “objektiflik” ve “rasyonellik” tutkusu, sömürgecilik ve modernleşme dalgalarıyla beraber tüm dünyaya ihraç edilmiştir. Ancak bu ihraç süreciyle birlikte, farklı kültürlerin kendi “anlam dünyaları”, yerel bilgelikleri ve tarihsellikleri; “subjektif”, “bilim dışı” veya “ilkel” denil erek saf dışı bırakılmıştır. İşte yazının başında bahsettiğimiz o miras alma tehlikesi tam burada somutlaşır: Bizler bugün “objektif” olmaya çalışırken, aslında farkında olmadan Avrupa'nın kendi tarihsel travmalarından (Kilise baskısı gibi) doğurduğu bir savunma mekanizmasını, evrensel bir düşünme biçimi sanarak devralıyoruz. 

Sonuç 

Şimdiye kadar anlattıklarımızı toparlayacak olur sak, öncelikle objektif kelimesinin kökenine indik ve nasıl ortaya çıktığında bahsettik. Hem felsefi anlamda hem de bilimsel anlamda kavramsal bir analizini yapmaya çalıştık. Özellikle “objektif/ bilimsel bilgi” kavramları ile ilişkili olarak olgu ve bilgi arasında bir ayrım yapılması gerektiğini, aksi hâlde kavram karmaşası yaşanacağını belirttik. Örnek olarak verdiğimiz bir olgu üzerinden insanın anlamlandırma ve yorumlama süreçlerini açımlamaya gayret ettik. Bir sonraki bölümde ise Heidegger ve Gadamer'in kavramlarından da faydalanarak “anlamanın doğası” hakkında konuştuk ve özellikle Gadamer'in önyargı kavramını ve onun Aydınlanma hareketine getirdiği eleştiriyi merkeze aldık. Son olarak da Aydınlanma ve bilimsel devrimin neticesinde güçle nen Batı medeniyetinin Avrupa-merkezci bir tarih anlatısı sunmasından kaynaklı olarak “objektiflik” adı altında bizlere sunulan şeylerin aslında bizi kendi anlam dünyalarımıza, kültürel ve tarihsel miraslarımıza bir tür yabancılaştırma girişimi olabileceğini, bu kelimenin fazlasıyla değer yüklü bir kelime olduğunu ve bazen nasıl da yanıltıcı bir şekilde kullanılabileceğini ifade ettik. 

 

Kaynakça 

Martin Heidegger, “Varlık ve Zaman”, ALFA Yayınları, (2026)  

Hans-Georg Gadamer, “Hakikat ve Yöntem” 2. Cilt, Paradigma Yayınları (2009) 

Önceki
Önceki

Filozofların Dili Manipülatif mi?

Sonraki
Sonraki

Çevre Etiği Teorileri