Ütopyasız Direniş: Foucault’nun Normatif Olmayan Siyasal Pratiği
Ru’Veyda B. Taşkıran
Siyasal düşünce tarihine bakıldığında, direnişin sıklıkla ütopya fikriyle birlikte geldiği gözlemlenir. Başka bir deyişle, devrim, reform ya da rasyonel hareketlerle inşa edilecek daha iyi bir dünyanın hayali. Michel Foucault ise bu geleneğe kökten bir şekilde karşı çıkarak ideal gelecekler ya da normatif taslaklar önermek yerine, düşünme, eyleme ve yönetilme biçimlerimizin tarihsel koşullarını açığa çıkaran bir soykütüksel (genealojik) eleştiri yöntemi öne sürer (Shiner, 1982, s. 384). Onun direniş pratiği, evrensel değerlere ya da nihai hedeflere değil, “başka türlü düşünme”nin sürekli çabasına dayanır. Bu çalışmada, Foucault’nun normatif olmayan siyasal pratiğinde direnişi, ütopyadan bağımsız, yerel ve iktidar dokusu içinde işleyen bir özgürlük pratiği olarak nasıl yeniden tanımladığı incelenecektir.
"Eleştiri, bir şeylerin yanlış olduğunu söylemek değildir. Eleştiri, kabul ettiğimiz pratiklerin hangivarsayımlar, hangi tanıdık ama sorgulanmamış düşünce biçimleri üzerine dayandığını ortaya koymaktır."
Platon ve Rousseau gibi klasik düşünürlerden modern siyasal ideolojilere kadar direniş fikri, çoğunlukla iyi bir toplum vizyonunu beraberinde getiren bir yol gösterici ideali ön kabul olarak alır. Bu ideal, hak, akıl, sınıf mücadelesi ya da kolektif özgürleşme gibi temel üzerine kurulu olabilir. Fakat Foucault’nun siyasal düşüncesi ne evrensel değerlere başvurur ne de mükemmel bir gelecek hayal eder. Aksine, hakikat, otorite ve öznelliğin mevcut rejimlerini tarihsel olarak konumlanmış eleştiri yoluyla istikrarsızlaştırmayı amaçlar. Bu pasif bir yaklaşım olarak görülebilecek tutum aslında evrensel temellere karşı çıkarken yalnızca felsefi değil, aynı zamanda siyasal alanı da içinde barındırması yönünde oldukça kapsayıcı ve etkilidir. Foucault, Aydınlanma’nın akla olan inancından liberal bireysel özerklik vurgusuna ve Marksist tarihsel zorunluluk anlayışına kadar çeşitli yaygın görüşleri sorgular (Foucault, 2007). Eleştirel yaklaştığı bu büyük anlatılara alternatif olarak bir ideoloji ya da ideal toplum sunmak yerine “sınır-tutumu” (limit-attitude) adını verdiği bir yaklaşıma yönelir. Bu yaklaşım kısaca bugünümüzü şekillendiren varsayımları ve sınırları sorgulama biçimidir. Butler da Foucault’nun bu yaklaşımını şu şekilde yorumlar: “Eleştiri, rejimler arası bir çeviri pratiği işlevi görecektir; yerleşik rejimlerin sınırlarının ifşa edildiği ve sorgulandığı yollardan biri olacaktır.” (Butler, 2006; yazarın çevirisi) Böylesi eleştirel bir sorgulama süreci siyasal direnişin bir ideale doğru yürüyüş değil, yaşamı ve düşünceyi yöneten koşullarla sürekli bir yüzleşme olarak kavramsallaştırılmasını sağlar. Bu çalışmada da, Foucault’nun normatif olmayan siyasal pratiğinin üç temel boyutu sırasıyla incelenecektir: geleneksel siyasal felsefi eleştirisi, iktidar ve direnişi yeniden tanımlaması ve son olarak dönemindeki etik özneleşme vurgusu. Bu analiz üzerinden, direnişin bir ütopya yanılgısı olarak değil, mevcut durumu kaçınılmaz olarak kabul etmeyi reddeden eleştirel bir özgürlük pratiği olarak kavranması gerektiği fikri savunulacaktır.
Foucault’nun geleneksel siyasal felsefeye meydan okuması, modern normatif teorilerin dayandığı temellere karşı derin bir kuşkuculukla başlar. Adalet, özgürlük ya da evrensel insan hakları gibi kavramlara dayanmak yerine, bu kavramların tarihsel olarak nasıl ortaya çıktığını ve hangi stratejik işlevlere sahip olduğunu sorgular. “Ne olmalı?” sorusundansa “Bu terimlerle düşünmeye nasıl başladık?” sorusunu yöneltir. Bu, onun hakikat sanılanların nasıl oluştuğu üzerine odaklanan genealoji yöntemiyle uyumludur. Foucault özellikle Aydınlanma hümanizmine karşı eleştireldir. Akılcı, özerk ve evrensel ahlaki yargılara sahip bir öznenin varlığını varsaymak yerine, bu öznenin tarihsel olarak üretildiğini öne sürmektedir (Shiner, 1982, s. 392). Deliliğin Tarihi, Kelimeler ve Şeyler ve Hapishanenin Doğuşu gibi eserlerinde, öznenin tıbbi söylemler, disipliner kurumlar ve oluşturulmuş bilgi çerçeveleri içinde nasıl üretildiğini inceler. Akıl, ona göre, hakikate ya da adalete ulaşmanın nötr bir aracı değil; dışlayıcı bir araçtır. Bu yüzden Foucault, direnişi sabit değerlere ya da özdeşliklere dayandırmayı reddeder. Sadece liberal haklar ve özerklik teorilerine değil, Marksist tarihsel zorunluluk anlayışına da eleştiri yöneltir. Bu tür teoriler, iktidar ilişkilerinin çoğulluğunu bastıran, totalleştirici anlatılara dayanır. Foucault’nun genealogy kavramı etrafında şekillenen siyaseti ise evrensel ahlaki bir bakış açısından değil, normların tarihsel olarak nasıl kurulduğunu ve sürdürüldüğünü sorgulayan eleştirel bir duyarlılıktan doğar. Bu normatif yargılardan kaçınma hali bazı çevrelerce görecilik ya da siyasal pasiflik olarak eleştirilmiştir. Foucault ise eleştirinin önemini reddetmez, yalnızca onu yeniden konumlandırır. Onun için eleştiri, dışsal bir konumdan yargı vermek değil, mevcut düzenin içinden yaşam, bilgi ve öznelliği mümkün kılan koşulları sorgulamaktır. Foucault’nun siyasal felsefesinin merkezinde, iktidarın radikal biçimde yeniden tanımlanması yer alır (Foucault, 1978). Klasik anlayışta iktidar, egemen yönetimin halka uyguladığı bir güçtür. Foucault ise iktidarı dağınık, ilişkisel ve üretici olarak tanımlar. İktidar yalnızca bastırıcı değildir; özne, norm, söylem ve eylem olasılıklarını da üreten çok yönlü aktif bir güçtür. Cinselliğin Tarihi'nde dediği gibi: “İktidar her yerdedir; çünkü her yerden gelir.” Bu nedenle direniş, iktidarın dışında konumlanmaz. Foucault’ya göre direniş, iktidarın tam içinde, onun ağlarında ve işleyişinde ortaya çıkar. Ünlü ifadesiyle: “İktidarın olduğu yerde direniş de vardır.” Yine de yaygın anlayışın akılda canlandırdığının aksine, Foucault için direniş; devrimci bir kalkışma değil, küçük reddedişler, altüst edişler ve normları yeniden biçimlendiren pratikler bütünüdür. Direnişi programatik olarak tanımlamaktan kaçınan Foucault, mevcut yönetilme biçimlerini, hakikatlerin nasıl kurulduğunu ve kimliklerin nasıl şekillendiğini sorgulamanın direnişin özü olduğunu belirtir. Bu anlamda direniş, sabit bir ideal olmamakla birlikte bağlamsal ve sürekli bir özneleşme ve eleştiri sürecini içeren özgürlüğün bir pratiğidir (Foucault, 1978).
Foucault’nun düşünce sürecinin ilerleyen aşamalarında, iktidar analizinden öznellik ve etik oluşumuna yöneldiği görülür. Bu yönelim, önceki çalışmalarından kopuş değil, iktidar ilişkileri içinde bireyin nasıl şekillendiği ve kendisini nasıl yeniden şekillendirebileceği üzerine derinleşmiş bir ilgi olarak görülebilir. Bu dönemde öne çıkan kavramlardan biri, Antik Yunan felsefesinden alınan “kendilik bakımı”dır (epimeleia heautou). Öznenin Hermenötiği ve Hazların Kullanımı gibi eserlerinde de ele aldığı üzere, etik özneleşmenin evrensel ahlaki kurallara itaate değil; öz-düşünüm, öz-disiplin ve öz-dönüşüm gibi pratiklere dayandığını gösterir (Rose, 1999, s. 87–88). Bu etik anlayış, sabit bir durum değil, sürekli bir “oluş” sürecidir. Kendilik bakımı, Foucault’ya göre, iktidarın şekillendirdiği öznelere karşı özgürleşmenin yoludur (Flynn, 2005, s. 104). Bu özgürlük, normlarla olan ilişkiyi dönüştürme hareketiyle şekillenir. “Özgürlük, etiğin ontolojik koşuludur,” diyerek, etik eylemin yönetilme biçimlerine direnebilme yetisinden doğduğunu belirtir. Bu yaklaşım, bireysel içe kapanma değil, kendilikten başlayarak daha geniş toplumsal yapılara karşı eleştirel bir pratik geliştirmektir. Normatif beklentilere edilgen biçimde tâbi olmayı reddetmek aynı zamanda egemenliğe karşı direnişin bir biçimini oluşturur. Foucault’nun siyasal düşüncesini normatif temellere ya da ütopyacı vizyonlara dayandırmayı reddetmesi, ona karşı yöneltilen görecilik ya da yönsüzlük eleştirileri doğurmuştur. Bazıları, ütopya olmadan direnişin yönünü kaybettiğini, kolektif mücadelelerin bireysel etikle yer değiştirerek zayıfladığını iddia eder. Ancak Foucault, eleştirinin etkili olabilmesi için aşkın temellere ihtiyacı olmadığını savunur. Evrensel bir standart sunmak, yalnızca yeni bir hakikat rejimini yerleştirir. Bu nedenle eleştiri, belirli bağlamlarda, somut mücadeleler içinde ortaya çıkmalı; iktidarın işleyişine karşı duyarlı ve yönelimli olmalıdır. Foucault’nun yaklaşımı; sadece queer kuramı, eleştirel ırk teorisi ve feminist hareketler gibi evrensel haklara değil, yerel, kimlik temelli ve söylemsel direniş biçimlerine odaklanan siyasal hareketleri de etkilemiştir. Bu hareketler, evrensel ideallerin yanı sıra, görünürlük, performans ve dil aracılığıyla direnirler.
Sonuç olarak, Michel Foucault evrensel normlar ve ütopyalar üzerine kurulu geleneksel direniş modellerinden radikal biçimde ayrılır. Kurtuluş için bir yol haritası sunmak yerine, düşünme, eylem ve yönetilme biçimlerimizi sorgulama araçları sunar. Onun normatif olmayan siyasal etiği, direnişi mükemmel bir geleceğe giden kahramanca bir yürüyüş değil; mevcut iktidar yapılarına karşı özgürlük pratiği olarak yeniden tanımlar. İktidarın sadece yukarıdan değil, her yerden işlediğini savunan Foucault, direnişin de içeriden, mevcut koşullar içinde doğduğunu ileri sürer. Bu nedenle, çözüm siyaseti değil, sorun siyaseti sunar. Eleştirel düşünme cesaretine dayalı bir direniş çağrısında bulunur. Ve bu cesaret bugün belki de her zamankinden daha gereklidir.
Kaynakça
Butler, J. (2006). What is Critique? transversal. Retrieved from https://transversal.at/transversal/0806/butler/en
Foucault, M. (1978). The history of sexuality, volume 1: An introduction (R. Hurley, Trans.). Vintage Books.
Foucault, M. (1984). The ethics of the concern of the self as a practice of freedom. In P. Rabinow (Ed.), The Foucault reader (pp. 281–301). Pantheon Books.
Foucault, M. (2007). The politics of truth (S. Lotringer, Ed.). Semiotext(e).
Rose, N. (1999). Powers of freedom: Reframing political thought. Cambridge University Press.
Shiner, L. (1982). Reading Foucault: Anti-method and the genealogy of power. History and Theory, 21(3), 382–398. https://doi.org/10.2307/2505161