Görünmezlik Perdesi
Azra H. Bostancı
Sosyal bilimler; doğasının anlaşılması ve araştırılması hususunda maruz kaldığı kışkırtıcı dışlanmışlığa karşı varlığını sürdürmeye çalışırken, doğa bilimlerinin yönetimini taklit etmesi durumunda tarih sahnesinde dağılıp bir daha toparlanamayacak bir riskle karşı karşıya kalmaktadır. Bu tehdidin içinde sosyal bilimlerden uzaklaşmaya eğimli bireyler, bazı kayıplarla da yüzleşmeye zaman içinde başlamakla beraber sosyal bilimlerin neye yaradığını bir eksiklik dolaylarında keşfetmek gibi bir tarihi kurgu içine düşmüş olabilir. Lakin bu noktada, bunun gibi bir durumun önüne biraz olsun geçebilmek adına, mütevazı bir şekil de sosyal bilimlerin doğası soruşturması içine girmeyi öneriyorum.
"İktidar görünmezlik perdesi altına saklanabilmek için öncelikle bu doğayı araştıracak sosyal bilimleri perdenin ardına çekmektedir."
Sosyal bilimler adın da işaret ettiği üzere bir sosyalliği ve olgunun dinamik doğasını göz önünde tutmayı gerektirir. Bu bakım dan sosyal bilimler, bir anlam ve aktif bir gözlem birikimi geliştirme koşuluyla çokluğu yorumlayabilme becerisidir. Böylelikle aslında yaşamın anlaşılması, değerlendirilmesi ve işleyişi konusunda müdahale edebilir bir yetkinliğe sahip olmayı vaat eden bir araştırma koludur. Bir dinamiğe ve canlılığa yani sosyal olgulara hitap edişi yönüyle değişkenliğe ve içerik zenginliğine sahiptir. Bu nokta da makine benzeri bir girdi çıktı netliği beklemek canlılığın organizmaya benzer doğasına atılan eksik bir bakış olacaktır (Durkheim, 1982).
Organizma temelli bir doğaya benzeyişi ve değişkenlerinin fazla olması yönüyle çok fazla alana ve yorumlama zenginliğine sahip bir alanın kesinlik ve gözle görülür kanıtlara dayalı kısıtlı bir bilim anlayışının -başka bir ifadeyle bil im kavramındaki kapsamın daraltılmasına yenik düşmesi ile- unsurlarının indirgenmesi bir sorun arz eder. Bu şekilde içeriğini basitleştirerek bilim olma yolunda kendine ket vuran bir yönelime geçmesinin kontrol, tanımlama ve önünü alma ihtiyaçlarından doğduğu söylenebilir. Bu görünmezlik perdesi arkasında kendi anlam ve öne mini tarih içinde yükselten bir ihtiyaç olacağı iddiasını da düşünebiliriz. Ancak bunun öncesinde görünmezlik perdesinden bahsederken neyi kastettiğim konusunda daha açık olmam gerektiğini düşünüyorum. Bu bağlamda görünmezlik perdesi, metafizik bir kaçış yöntemi olarak değil de doğrudan metot olarak görünmezlik, belirsizlik ve bir opaklık içinden gücün tesirine işaret eden bir metafor rolünü üstlenmektedir. Ve bu rolü açıklayarak aslında sosyal bilimlerin ikinci planda kalışının zaman içinde stratejik bir hamle olarak değerlendirilmesini öneriyorum. Öncelikle, sosyal bilimlere ilişkin bu mütevazı soruşturmada sorgulamanın, eleştirel düşün menin ve yönetimde etkin biçimde söz sahibi olma bilincinin öneminden bahsettim. Bunlarla gelen sorumluluk bilincinin doğal olarak içerdiği bu bilim dalının, yönetimi doğrudan bir kontrol mekanizması ayrıca panoptikon içerdiği durumlarda rahatsız edici bir geciktirme mekanizması olabileceğini fark etmenizi istiyorum (Foucault, 1995). Bu gecikme ve olası daha etkili geciktirici faaliyetlerin imkânı güç mekanizmalarının totaliterleşmesi ve tekelleşme politikalarını içerdiği durumlar bağlamında, son derece kaçındığı ve engeller koyacağı bir durum olacaktır. Buna bir eleştiri teknolojinin geliştiği yönler dolayısıyla, antik dönemden gelen böylesine eski meselelerin terk edilmeye başlandığı şeklindeki bir yorum da getirilebilir. Hak vermekte acele etmememiz gerektiği gibi uzun vadeli bir süreç içerisinde toplumun anlaşılıp yorumlanmadan ne derece önem arz eden bir şekilde, teknolojinin ve doğal bilimlerin ilerlenmesinin nasıl bir zemine oturtulacağı sorusunu sorabiliriz. Bunun sosyal dünya içerisinde yer alırken bir bağlam yakalayacağı sorusu da bir sosyal bilimcinin cevabının kıymetini gösteren ve önceleyen bir durum ortaya koy maktadır. Diğer bir durumda ise kültürün bile isteye bir yönlendirilişe maruz kalması haline bağlı olarak sosyal bilimlerin ötelendiği meselesi ola bilir. Bu tam da benim özellikle vurgulamak istediğim bahistir. Biraz önce yönetimin doğasından gelen, ona karşı durulabileceği ihtimaline olan uzaklaştırma isteğin den az da olsa bahsetmiş olduk. Böylelikle aslında toplumsal düzen fikri içten içe bir kontrolü içeren olgu olarak karşımıza çıkıyor. Ve bu kontrol halihazırda öncelikle eğitimde olmak üzere ve diğer tüm alanları da içeren yürürlük şartları ve politikaları onaylayan asıl mercinin yönetim olması dolayısıyla aslında iktidarın sürekliliğini sağlamak adına yanlı bir toplum inşasına da sebep olmaktadır. Tüm bunlar uzun vadeli bir düzlem içerisinde düşünülmelidir. Böylelikle aslında kültürün, tercihler ve toplumsal davranışların inşa edilebilir bir yapıda olduğunu da iddia edebiliriz (Horkheimer & Adorno, 2002).
Bahsi geçen toplumsal inşa anlayışı, neredeyse toplum fikri kendi doğasını gerçekleştirmeye başlamış olduğu zamanlardan itibaren doğal bir zorunluluk içinde kendisini var etmektedir. Lakin burada hatırlamamız gereken şeylerden biri, artık toplumsallığın ilk dönemlerinde olduğumuz kadar acemi değiliz ve de toplum sözleşmesi fikirleri üzerinden epey bir vakit geçti. Bir filozof kral-kraliçe beklentisinden önce, toplumun nasıl olması gerektiğine dair düşüncenin bireylerin kendi yaşamlarında küçük örnekler bulması gerekir. Tikelden tümele giden bu anlayışı desteklemek; kontrolü elden bırakmadan yönünü kaybetmeyen ve gündelik yaşamın sıradanlığına sıkışıp kalmayan bireylerin doğmasına ve güçlenmesine katkı sağlayacaktır. Çünkü bu haliyle kaosun önlenmesi düşüncesi altında düzen konsepti, bir itaat mekanizması ile yer değiştirmiş konumdadır. Mevzuyu epey ileri taşımış olduğumun farkında bir şekilde geri ye dönüyorum ve asıl merci olarak iktidarın bu biçimlenişi üzerine, özellikle ekonomik temeller düzleminde, kendisini sürdürecek olan toplumu üretmekle meşgul olduğunu iddia ediyorum (Marx, 2010). Sosyal bil imlerin doğası yönetimin zeminiyle çatışmaya elverişli bir öze sahiptir. Bunu açıkça göstermekle ilgili alanlar üzerinde yürüyor oluşunun iddiası can çekişmekte olan bazı alanların canlanmasını sağlamakla değil, asıl ihtiyaçlarımızın erken bir hatırlatıcısı olma görevini üstlenmekle ilgilidir.
Önemi bizatihi teknolojinin yenilikleri karşısın da dağılan anlamların ve bu hız karşısında geride kalan toplumsal kodların sosyal bilimler içerisinde yer bulan alanlar ışığında işlenmesi ve yeniden yorumlanmasının toplumsal ahlak ve toplumun ontolojisi açısından gerekliliğiyle ilişkilidir. Ancak bu ilişki, yönetimin doğasını eleştirme kabiliyeti kazandırarak gücü bireye aktaran bir meziyet taşımasından ötürü iktidar çevrelerince sempatik bir konuma sahip değildir. Hızın ve sürekliliğin öne çıkarıldığı bir çağda konumlanan birey, tüm bu göstergeleri dikkate aldığı takdirde sosyal bilimlerden uzakta kalmayı kendine görev edinecektir. Elbette özel hayatında ilgilisi olma ihtimali saygıyı hak eder. Fakat burada mevzu bahis olan, bu olasılığın dahi azalmasında rejimin payı bulunduğu fikridir. Eğitim, medya, hukuk, sağlık ve toplumun temelini oluşturan her bir kurumda yönetimin politikalarının olduğu göz önüne alındığında, bu toplumsallaşma hali dolayısı ile kültür standartlaşır ve düzen vadettiğini ileri sürer. Lakin çeşitliliği kaldıramayacağı düşüncesiyle böyle bir şartlanmayı öneren yönetim altında güç sadece böylesi bir yasa düzlemi içine sıkışarak kendisini ve gücünü reddeder. Çünkü bu iktidar yöntemi tekelleşmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla çeşitliliğe, içeriksel anlam yoğunluğuna ve sorgulamaya değil, onaylamaya dayalı bir dolaşıma ihtiyacı duymaktadır. Oturtulan düzene bağlı olarak aksamasız biçim de işleyen kurumsallığı yavaşlatacak her eleştiri, iktidar açısından bir risk doğurur. Bu nedenle olası bir takdir hali bile aslında engellenmiş olur. Kaldı ki sosyal bilimler camiasından gelecek olası takdir yerine doğa bilimlerine dayalı bir dinamiğin olası başarısı gözle görülür şekilde daha çok beklenmektedir. Elbette doğa bilimleri de kendi gelişim düzlemi içerisinde önemli bir yere sahiptir. Fakat bu gelişim ile sosyal bilimlerin gerekliliğinin göz ardı edilmesi kabul edile bilir bir savunma olmayacaktır. Yani elle tutulur, gözle görülür gelişmeler ışığında sosyal bilimlerin geri plana itilmesini yalnızca bir yan etki olarak görmek, iktidarın kazancını ve stratejik konumunu görmezden gelmek olacaktır. Toplumsallığı geliştiren temel sosyal bilimlerin yerini kaybetmesi, toplumsallığın dağılması riskini doğurur. Bu durum, onların yerine tercih ettiğimiz alanların dahi kendilerine anlamlı bir yer edinemeden dağılıp gitmesine yol aça bilir. Aslında birbirine antagonist gibi gözüken bu alanların birbirlerini besledikleri ve birbirlerine ihtiyaç duyduklarını da dile getirmiş oldum. Ancak bunun ötesinde, insanın buna ne kadar ihtiyacı olduğu konusuna da değinmek yerinde olacaktır. Buraya kadar, iktidarın sosyal bilimler in doğasına sempati beslemesinin neden zor olduğunu göstermeye çalıştım. Bu nedenle sosyal bilimlerin ikinci planda kalışının yalnızca tesadüfi bir görünmezlik olmadığını düşünüyorum. Aksine, bu geri plana itilme hali, iktidarın kendi görünmezliğini koruma stratejisiyle ilişkilidir. Yani iktidar görünmezlik perdesi altına saklanabilmek için öncelikle bu doğayı araştıracak sosyal bilimleri perdenin ardına çekmektedir. Bu durumda ne yapılacağı konusunda düşünmek faydalı olacaktır. Geri plana atılma, görünmez oluşu ve ikinci sınıf muamelesine maruz kalan sosyal bilimlerin konumunun nasıl böyle bir yere getirildiğini düşünebiliriz. Aslında bu du rum bireyin rızası gibi görünen bir ekonomik ve yatırımsal sürecin yönlendirilmesi üzerinden iktidarla ilişkisi ile ilgilidir (Horkheimer & Adorno, 2002). Böylelikle bu stratejik durum sosyal bilimlerin getirildiği konumun yerine daha bilinçli davranmaya bir sebep olarak görülebilir. Çünkü burada sormamız gereken soru değişmiştir: Görünmez olan iktidar mı yoksa sosyal bilimler midir? Bu sorunun işaret ettiği bölgede görevler ve sorumluluklar olarak toplumun bilinçlenme si için öncelikle bireyler olarak, sahip çıkmamız gereken şey geri plana atılmıştır. Bu noktada her bir toplum ferdinin yapması gereken bu görünmezliği kırmak olacaktır. Bura da “her bir toplum ferdi” ifadesini kullanmamın sebebi, düşünme ve sorgulama faaliyetinin elitist bir konuma yerleştirilmesine karşı çıkmaktır. Çünkü düşünme ve sorgulama, aslında insan doğasının içkin bir parçasıdır. Buna rağmen, toplumun yalnızca bazı üyelerinde mümkün olabilecek bir değer gibi görülür. Bu alışkanlık da düşünme ve sorgulamanın geri plana atılmasına yol açar.
Bu nedenle burada sınır koymak istediğim şey, tam da bu geri plana atılmışlık halidir. Bu vurgunun yaygınlaşması, toplumda bir tartışma kül türü, sorgulama ve anlamlandırma gibi pek çok pratiği ve sosyal canlanmayı da beraberinde getirerek toplumu tekrar olması beklenen hale getirecektir. Böylelikle bağımsız bir yerden bakıldığında, sosyal bilimlerin hâlâ geçerli bir şekilde var olduğu ve var olması gerektiği fikri, arkasından ağıt yakılan bir alanı savunma çabasından ibaret değildir. Aksine, bu fikir, bu söylemlerin hepsinin politik birer gerekçelendirme taşıdığını göstermesi bakımından önemlidir. Burada korumaya çalıştığım şey, sosyal bilimlerin yalnızca akademik değil, politik olarak da savunulması gereken bir değer olduğudur. Sonuç olarak bu yazının asıl odaklandığı konu her ne kadar özne olarak sosyal bilimleri içerse de mesele bununla sınırlı değildir. İnsanı insan yapan diğer tüm görünmez alanlar da bu bağlamda düşünülmeli ve savunulmalıdır. Bunlar sanat, resim, şiir, müzik ve insan ruhunun kendini ifade ettiği diğer bütün yollar olarak yorumlanabilir. Var olmak her an bir seçim yapma otonomisini taşıdığı için doğası gereği politik bir yapıdadır. Bu politiklik içinde seçimimiz anlamak, yorumlamak ve eleştirmek yönünde yatırım yapmaya devam etmek olmalıdır. Bu uğraşı, sosyal bilimlerle uğraşmak, sanat yapmak, müzik yapmak ve dahası, aslında bir direniş biçimidir. Bu direniş, bireyin birey olma yolun da seçim yapma hakkını korumasıyla ilgilidir. Aynı zamanda bu zenginliğin yaygınlaşmasını sağlayan etkiyi de yaratır. İnsanın görevi, insan ola bilmeyi bir alışkanlık haline getiren alanlara yönelmek ve bu alanlar aracılığıyla canlılığını korumaktır. Bu nedenle sosyal bilimlerle, sanatla, müzikle ve benzeri uğraşlarla meşgul olmak bugün de geçerliliğini korur.
Böylelikle aslında bir düzensizliği değil, düzen içinde düzeni kontrol eden bireylerin de sorumluluğu olduğunu anlarız. Görünür bireyler olmamız ise ancak görünmez perdeleri açmakla mümkündür. Son olarak böylesi anlam çeşitliliğinin geri plana atılması ve tercih edil memesi, onun değerini bütünüyle ortadan kaldırmaz. Aksine, arka planda kalan bu değer zamanla kendi niteliğini yeniden gösterebilir. Bu da kendisini yeniden inşa eden yeni bir sosyal bilimler çağını başlatabilir. Tekniğe ve girdi çıktıya dayanan otomatikleşmiş her iş, yerini makinelerle doldurmaya başladığı noktada, insan kendisine bir armağan olarak sunulmuş olan yaratıcı düşünme, özgünlük, otantiklik, anlama ve zihinsel üretim gibi alanların değerini yeniden fark edecektir. Toplumsal düşünme bağlamında karmaşık fikirlerin inşasındaki renkliliği de ancak sosyal bilimlerin açtığı görünür pencerelerden anlamaya başlayacaktır.
"Görünür bireyler olmamız ise ancak görünmez perdeleri açmakla mümkündür."
Kaynakça
Marx, K. (2010). Economic and philosophic manuscripts of 1844 (M. Milligan, Trans.). Dover Publications.
Horkheimer, M., & Adorno, T. W. (2002). Dialectic of enlightenment: Philosophical fragments (E. Jephcott, Trans.). Stanford University Press.
Foucault, M. (1995). Discipline and punish: The birth of the prison (A. Sheridan, Trans.). Vintage Books.
Durkheim, E. (1982). The rules of sociological method (S. Lukes, Ed.; W. D. Halls, Trans.)